Komediye dönüşen bir yargılamanın sonunda, nihayet, Saddam asıldı. ABD’nin eşkıyalığı, hedeflerinden birini yerine getirmiş oldu. Pekiyi de, ABD’nin Irak’ı işgal ederken ilan ettiği diğer hedefleri ne oldu? Hani, kitle imha silahları falan vardı ya! Hani, uluslararası terörün kaynağını kurutacaktı ya! Hani, 11 Eylül saldırısının sorumlularını bulup tepeleyecekti ya! N’oldu bu hedeflere? Saddam’ı asmadan çok daha evvel bu hedeflerin tamamının kocaman birer yalan olduğu ortaya çıkmadı mı? Bu, baştan beri konuya duyarlı herkesin bildiği ve ifade ettiği, yalanları bizzat ABD’li yetkililer kendileri yalanlamadılar mı?
Irak harekatı başlamadan önce de yazmıştık: Hiçbir ülkeye demokrasi, dışarıdan baskı ile, hele de zorbalıkla, işgal ederek, bombalayarak, öldürerek gelmez. Dünya böyle bir şeyi ne yazdı, ne de gördü! Küreselleşmenin ateşli savunucularının, ABD’nin gönüllü köpekliğini (hakaret etmek için köpek lafzını kullanmıyorum, “bekçi köpeği” tanımı çok eskiden beri yazı dünyasında kullanıla gelir) yapanların yazılarını, Soros’un beslemelerinin konuşmalarını hatırlıyorum. Hani, savaşa, Irak’ın işgaline karşı çıkanları Saddamcılıkla, demokrasi ve küresel değerlere karşı olmakla suçladıkları yazı ve konuşmalar var ya, işte onları hatırlıyorum da, eli kalem tutan bazı şaşkalozların ne kadar zavallı oldukları, eski bir deyişle “sahibinin sesi” oldukları, geçen şu dört yıllık zaman dilimi içerisinde daha açık olarak görülmedi mi?
Bitti demişlerdi savaş, bundan sonra artık cici bir demokrasi yuvası olacak Irak demişlerdi! Sonra, hele bir Saddam yakalansın, bakın nasıl Irak’ta terör son bulacak dediler! Yakalandı merhum, ama ne terör diye adlandırdıkları işgalcilere karşı isyan durdurulabildi, ne de alttan alta kızıştırdıkları mezhep çatışmaları! Daha sonra, yargılaması yapılsın, hele de bir mahkum olsun, yani asılsın Saddam efendi, bakın nasıl son bulacak kan gölü demeye gelen laklakalar ettiler. Buyurun, astınız adamı! Irak’ta kan dökülmesi son bulacak mı? Son bulacak mı işgalcilere karşı sürdürülen direniş?
Geçin efendim, geçin! Irak’ta işgal sürdüğü müddetçe çatışma ve direniş sürecektir. Irak’ta savaş sürdüğü sürece mezhepler ve aşiretler arasında da çatışma devam edecektir; zaten bu iç çatışmaları da ABD ve İngiliz işgal güçleri malum “böl ve yönet” taktiği uyarınca planlamakta ve yönetmektedir.
Irak’ta kukla hükümet bile ancak Bağdat’taki “yeşil bölge” diye adlandırılan ABD kontrolündeki bölgede iş yapmaktadır. Kukla yönetim, varsa cesaretleri, çıksınlar da halkın arasında bir dolaşsınlar, Cuma namazını bir kere olsun herhangi bir camide eda etmeye kalkışsınlar! Ha, unutmadan hatırlatalım, bir de Irak’ın kuzeyinde ABD sayesinde sözde devlet kurmaya soyunan iki aşiret lideri var. Onlar da, kendi aşiretlerinin yoğun olarak bulunduğu bölgede tuvalete giderken bile salavat getiriyorlar. İşte, ABD ve hempalarının yarattığı Irak bu!
Gözlemciler, savaşın başından bugüne kadar, Irak’ta 680 bin insanın öldüğünü açıklıyorlar. Bu inanılması zor rakamın çoğu sivil, çoğu kadın ve çocuk. İnanılmaz bir toplu kırım yaşanıyor, inanılmaz ve vicdanı olan, yüreği olan hiç kimsenin kabul etmeyeceği bir soykırım! Irak’ta yaşanılanların başka bir adı olamaz: Soykırım!
2003 başlarında dediydik ki, ABD, Irak’ta eninde sonunda yönetimi, illa da Saddam’dan kurtulmak istiyorsa, bir başka diktatöre bırakmak zorunda kalacak. Tarihsel ve sosyolojik bilgiler, bu iddianın doğruluğunu ispatlamıyor mu? İşgal altında bile ulusal bütünleşmesini gösteremeyen bir halk, millet olmanın gereğini yerine getiremeyen kalabalıklar, ancak otoriter veya totaliter diktatörlüklerle yönetilebilir. Başka bir yol ne icat edilmiştir, ne de bulmak mümkün!
Peki, bu akan kanın, ölen, ezici çoğunluğu masum insanların, sakat kalanların, aklını yitirenlerin hesabını kim soracak? Kim, yalanlarla, uluslararası toplum iğfal edilerek başlatılmış ve inadına da sürdürülen iğrenç savaşın hesabını verecek?
Bush mu, Blair mi bu kanın, bu acıların, bu vahşetin hesabını verecek? Onları kim yargılayacak? Birleşmiş Milletler mi? Geçin, bir fasıl! BM’de konuşan güçtür, paradır. BM, hele de bu Irak savaşından sonra, ciddiye alınmaması gereken, devletler arasında oynanan bir Hacivat – Karagöz perdesidir. 1920’lerde Atatürk’ün önemsemediği Cemiyet-i Akvam ile bugünkü BM arasında çok fazla bir fark kalmamıştır.
Sahi, çocuk ve kadın katili, ırkçı, soykırımcı ve de sahtekar Bush’u kim asacak?
Arif Ekim
30 Aralık 2006