Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

10 Eylül 2007

Zeki Velidi Togan

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Türkeli'nden Kişiler


Büyük Türk Ozanı Şehriyâr


-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Güneş kaybolmuş, akşamın sessizliği yavaş yavaş çöküyordu Tebriz’in üstüne. Caddelerdeki ayak sesleri, resmi dairelerin kapanmasıyla evlerine giden memurlardan geliyordu. Bir kısmı da, alış-verişten dönenlere aitti.

 

Şehriyâr, Bânk-i Kişâvarzî (Ziraat Bankası) de yorucu bir gün geçirmiş, bir an önce eve ulaşıp anasının güzel yemeklerle donattığı sofrasına oturmayı düşünüyordu.

 

Evlerinin bulunduğu sokağa sapacağı sırada, dün gece yarım bıraktığı şiir geldi aklına. O an ne yorgunluğu kaldı, ne de aklına takılan anasının yemeği… Durup, cebinden yarım kalan şiirin yazılı olduğu kâğıdı çıkardı. Sırtını duvara yaslayıp, şiiri tamamlamaya başladı. Akşam iyice çöküp, olanca karanlığını Tebriz’e bürüdüğü an da, o da şiirin son dizesini yazdı.

 

Sevinçle evden içeri girdi. Bu sevinç, eli hünerli yaşlı anasının yemeğini tatma isteğinden doğmuyordu; şiiri bitirmiş olmanın coşkusuydu. Sofraya oturmadan cebinden çıkardığı son şiirini anasına okumaya başladı. Şiiri bitirdiğinde anasının yüzünde her zaman var olan gülümseme yoktu. Şaşırdı. Oysa her şiirini her okuyuşunda anası sevincini belli ederdi. Dayanamadı:

 

-Ana hasta mısın yoksa?

           

Anası Farsça hasta olmadığını söyledi! Bu yanıta tümüyle şaşırdı Şehriyâr... Anası, evde Farsça konuşuyordu! Oysa, o yalnız, Fars tüccardan alış-veriş yaparken Farsça konuşurdu... Aklı yettiğinden beri, evde herkes Türkçe konuşurdu. Hele rahmetli babası buna çok özen gösterirdi.

 

Şehriyâr, hayret dolu bakışlarla anasına sordu: 

           

-Ana, niçin Farsça söyledin?

           

Yaşlı kadın, oğlunun yüzüne bakmadan yüreğindeki sızıyı dile getirdi.

           

-Sen Türkçe şiir yazıyor musun ki, ben sana Türkçe söyleyem! Evimize hapsettin Türkçe’yi! Ot, kökü üstünde biter, Türkçe ile büyüdün, Farsça yazarsın. Artık dinlemeyeceğim şiirlerini!

 

Şehriyâr’ın yüzü allak bullak oldu. Elindeki Farsça yazılı son şiirin bulunduğu kağıdın, parmakları arasından yere düştüğünü hissetmedi bile. Yavaş adımlarla yandaki odaya geçti. Zihni karmakarışıktı. Yüzüne bir ana tokadı inmişti! Yemeği unuttu. Geçmiş günlere daldı. Babasının elinden tutup Haydar Baba dağı, eteklerindeki köyleri dolaşmasını hatırladı. Hoşgenap’ı, Güllüce’yi, Kayışkursak’ı, Vangüzelleri’ni gezişini düşündü. Dinlediği Türkçe masallar, zihninin gizil mahzenlerinden bir bir çıkıp; beynine egemen oluyordu…

 

Oturduğu sedire uzandı. Kendi kendine inlercesine konuştu:

           

-Türkçe yazacağım… Bundan sonra Türkçe yazacağım!..

                                              

*

 

Türk dünyasının en güçlü ozanlarından olan Muhammed Hüseyin Şehriyâr, 1904 yılında Tebriz’de doğdu. Babası Dâvâ Vekili Mirzâ Aka Hoşgenabî, Hoşgenab kasabasının Haydar Baba köyündendir.

 

Şehriyâr, İran’daki Güney Azerbaycan şehirlerinden olan Tebriz’de ilk öğrenimini gördü. İlk Okul’dan sonra Medrese-i Tâhibiye’de Arapça ve Arap edebiyatı yanında, Fransızca da öğrenmeye çalıştı. Orta Okul’dan sonra Tahran’a giderek liseyi bitirdi ve Tıp fakültesine girdi. Tıp fakültesinin son sınıfından ayrıldı. Çeşitli memuriyetlerde çalışmaya başladı. Bu arada şiir gücü gittikçe büyüyor, İran’da zevkle okunan ozanlar arasına giriyordu. Hep Farsça yazıyordu. Babasını 1936 yılında kaybedince rûhî bunalıma düştü. 1942 yılından itibaren beş yıl boyunca büyük sıkıntılar çekti. Annesi, bu zor günlerinde tek dayanağı oldu.

 

Yazdığı şiirlerle tüm İran’ın kalbini fethetti. Kendisini çağın Nizâmî’si, Hâfız’ı, Sa’dî’si olarak gördüler. Farsça’yı bir Fars’dan çok daha mükemmel şekilde kullanıyor; Fars dilini şiir sanatında ustaca işliyordu. Daha sonra, annesinin uyarısı üzerine TÜRKÇE şiirler yazmaya başladı.

 

Şehriyâr, genç yaşında evlendi. Bu evlilikten bir kızı oldu. Çalıştığı bankadan emekli olunca daha sakin bir hayat sürmeye başladı. Küçük kızını bağrına basıp, Tebriz sokaklarında dolaşırdı.

 

Şehriyâr, tasavvuf ile ilgilendiği gibi, Kur’an ayetlerini, levhalara yazarak, “Hat Sanatı”nda da söz sahibi olduğunu gösterirdi.

 

Şehriyâr’ın HAYDAR BABA’YA SELÂM adlı şiiri, özellikle Türkiye’de tanınmasına sebep oldu. Bu uzun şiir 1960’lı yıllarda Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından, aynı adla kitap olarak yayımlandı. Şiir Türkiye’de büyük etki yaptı. Şiire ad olan Haydar Baba, hem bir köy ismi, hem de bir dağ adıdır. Bu dağın eteklerinde şu köyler vardır: Güllüce, Narinâbad, Başkend, Taşatan, Kıpçak, Serha, Karaçimen, Hoşgenab, Kayışkursak, Vangüzelleri, Büyükşengilova... Bunlar Türk köyleridir. Şehriyâr’ın çocukluğu bu köylerde geçmiş; Haydar Baba’nın eteğindeki kırlarda dolaşıp, oyun oynamıştır.

 

Şehriyâr, Haydar Baba’ya Selâm şiiriyle çocukluk günlerine döner. O günleri arar. O köylerdeki gelenekleri, köy hayatını anlatır. Anlatışında duruluk, içtenlik vardır. Haydar Baba’ya Selâm şiirinde anlattığı hayat, herhangi bir Türk budununun bulunduğu yöredekinin hemen hemen aynısıdır. Aynı sosyal ilişkileri, aynı gelenekleri; Türkmeneli’nde, Kırgızeli’nde, Kazakeli’nde, Özbekeli’nde veya Anadolu’da bulmak mümkündür. Bu bakımdan bu ulu şiir, Türk dünyasında, bozkır hayatının, özellikle köy hayatının en usta anlatımıdır.

 

Diğer yandan Şehriyâr, İran’da yazdığı Türkçe şiirlerle, İran Türkünün kültür varlığını da bütün dünyaya tanıtmıştır. Şehriyâr, bu bakımdan unutulmayacak bir ulu kişidir.

 

 

 

Haydar Baba’ya Selâm

 

 

Şehriyâr

1904 yılında Tebriz'de doğdu. Tahran'da başlayan yüksek öğrenimini bilinmeyen bir sebeple yarıda bıraktı. 1936 yılında Ziraat Bankası'na memur olarak girdi ve buradan emekli oldu. 1988 yılında Tahran'da vefat etti. Uzun süre hep Farsça şiirler yazdı. Bu şiirleriyle çağının Hafız'ı olarak değerlendirildi. Olgunluk döneminde -rivayete göre - annesinin uyarısı ile Türkçe şiirler yazdı. İlk şiirlerinde Behçet mahlasını kullandı. Tasavvufla da uğrasan Şehriyâr 1952'den itibaren şiirlerinde Kuran'dan yaptığı iktibaslara yer verdi. Milli duyguları ve vatan sevgisi çok kuvvetlidir. Şehriyâr, sadece Güney Azerbaycan'ın değil, bütün Türk dünyasının en önemli şairlerinden biri sayılır.

Heyder Baba, ildırımlar şahanda,

Seller sular şakgıldıyup ahanda,

Gızlar ona sef bağlıyup bahanda,

 

            Selâm olsun şovketüze, elüze,

            Menim de bir adım gelsün dilüze.

 

Heyder Baba, kehliklerün uçanda

Kôl dibinnen dovşan galhıp gaçanda,

Bahçalarun çiçeklenüp açanda,

 

            Bizden de bir mümkin olsa yad ele

            Açılmayan ürekleri şad ele.

 

 

 

Heyder Baba, gün daluvı daglasın,

Uzün gülsün, bulahların ağlasın

Uşahların bir deste gül bağlasın

 

            Yel gelende ver getirsin bu yana.

            Belke menim yatmış behtim oyana.

 

Karı mene gece nağıl deyende,

Külek kalhıp kap-bacanı dövende

Kurd geçinin Şengilisin yeyende,

 

            Men kayıdıp bir de uşak olaydım.

            Bir gül açıp ondan sonra solaydım.

 

Göz yaşına bahan olsa, kan ahmaz.

İnsan olan hançer beline tahmaz,

Ama keyf, kor tutdugun burahmaz,

 

            Behiştimiz cehennem olmaktadır

            Zilhicremiz Muharrem olmaktadır.”

                                                                                 

1988 yılında Tahran’da ölen bu büyük Türk ozanını rahmetle anıyoruz. Durağı uçmak olsun.

 

 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

10 Eylül 2007


İliştiri: Bu yazı Mevlüt Uluğtekin Yılmaz’ın  Türk Budunlarının Ortak Atababaları” adlı (Manas Yayıncılık, 2006, Elazığ) kitaptan yararlanarak hazırlanmıştır.



Hiciv Şiirinin Büyük Ustası: Mirze Elekber Sabir -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Türklüğün birlik ve beraberliğini isteyen; cehaletle kıyasıya alay eden, Türk milletinin çağın ilerisinde bir zihniyete kavuşmasını dileyen, büyük hiciv şairi Mirze Elekber Sabir (Mirza Ali Ekber Sabir) bir Azerbaycan Türküdür. Ne acıdır ki; Sabir, Anadolu’da yetirince bilinmemektedir. Onun ince alayı, cehalete fırlattığı oklar, birliğe susamış mısraları, günümüz dünyasındaki Türklüğün her halde en fazla ihtiyacı olduğu bir zamandır. Sabir, eserlerini HOPHOPNAME adlı kitapta toplamıştı. Bu eseri, 1975 yılında rahmetli Prof. Dr. A. Mecit Doğru, Türkiye Türkçesi’yle yayımladı. Rahmetli Doğru, bu eseri yayımladığında Hophopname ile ilgili olarak kendisiyle ilk röportajı TÖRE dergisi için ben yapmıştım. Bu çalışmamdan dolayı mıdır, nedir bilmem; Sabir’i hiç unutamadım. Kitabı söz gelişi değil, gerçekten yatak odamda başucumda durur. Türkiye’de ‘Sabirlik’ olaylar yaşandıkça açar okurum.



Yandım Anam! -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Dün gece bir düş gördüm ki, ulu Tanrı düşmanıma göstermesin. Uysalistan adlı bir ülkede yaşıyormuşum. Sağlığımda Karabayraklar adlı bir şirketin yetkilisiymişim. Sağlığımda diyorum, çünkü gördüğüm düşte ölmüşüm ve öbür dünyadayım. Mezara girdiğim gece; Münkir, Nekir meleklerinin sorduğu her soruyu anında, hiç duraksamadan cevapladım. Kendi kendime “tamam, dosdoğru cennete gideceğim” diyorum. Ben böyle hayaller kurarken, kendimi birden Sırat Köprüsü’nün ucunda buldum.



Bir ‘İstismar’ Öyküsü -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


İnanmadığı halde, inanmış gibi görünüp karşısındaki saf, duru inançlı insanları, kişisel çıkarı için kullananlara, gençlik yıllarımdan beri öfke duydum. İstismar edilen; dinî inanç da olur, ideoloji de olur. Aralarında hiç fark yoktur. İkisinin de ortak paydası ‘istismar’dır.  İnsan kılıklı yaratıklar, yeter ki istismar etmeyi kendisine kazanç yolu seçmesin; biri  ‘din’ adına istismar eder; diğeri ‘ülkü’ adına, bir diğeri ‘devrim’ adına istismar eder. Şimdi size bir askerlik anımı aktarmak istiyorum...


 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz


1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı.

1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı.

1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002),

Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır.

Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.


 Türk Liderleri



Atatürk


Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!


 Gelecek



Avrasya


Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)


 Arayış



Çağdaş Uygarlık


Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar