Güneş kaybolmuş, akşamın sessizliği yavaş yavaş çöküyordu Tebriz’in üstüne. Caddelerdeki ayak sesleri, resmi dairelerin kapanmasıyla evlerine giden memurlardan geliyordu. Bir kısmı da, alış-verişten dönenlere aitti.
Şehriyâr, Bânk-i Kişâvarzî (Ziraat Bankası) de yorucu bir gün geçirmiş, bir an önce eve ulaşıp anasının güzel yemeklerle donattığı sofrasına oturmayı düşünüyordu.
Evlerinin bulunduğu sokağa sapacağı sırada, dün gece yarım bıraktığı şiir geldi aklına. O an ne yorgunluğu kaldı, ne de aklına takılan anasının yemeği… Durup, cebinden yarım kalan şiirin yazılı olduğu kâğıdı çıkardı. Sırtını duvara yaslayıp, şiiri tamamlamaya başladı. Akşam iyice çöküp, olanca karanlığını Tebriz’e bürüdüğü an da, o da şiirin son dizesini yazdı.
Sevinçle evden içeri girdi. Bu sevinç, eli hünerli yaşlı anasının yemeğini tatma isteğinden doğmuyordu; şiiri bitirmiş olmanın coşkusuydu. Sofraya oturmadan cebinden çıkardığı son şiirini anasına okumaya başladı. Şiiri bitirdiğinde anasının yüzünde her zaman var olan gülümseme yoktu. Şaşırdı. Oysa her şiirini her okuyuşunda anası sevincini belli ederdi. Dayanamadı:
-Ana hasta mısın yoksa?
Anası Farsça hasta olmadığını söyledi! Bu yanıta tümüyle şaşırdı Şehriyâr... Anası, evde Farsça konuşuyordu! Oysa, o yalnız, Fars tüccardan alış-veriş yaparken Farsça konuşurdu... Aklı yettiğinden beri, evde herkes Türkçe konuşurdu. Hele rahmetli babası buna çok özen gösterirdi.
Şehriyâr, hayret dolu bakışlarla anasına sordu:
-Ana, niçin Farsça söyledin?
Yaşlı kadın, oğlunun yüzüne bakmadan yüreğindeki sızıyı dile getirdi.
-Sen Türkçe şiir yazıyor musun ki, ben sana Türkçe söyleyem! Evimize hapsettin Türkçe’yi! Ot, kökü üstünde biter, Türkçe ile büyüdün, Farsça yazarsın. Artık dinlemeyeceğim şiirlerini!
Şehriyâr’ın yüzü allak bullak oldu. Elindeki Farsça yazılı son şiirin bulunduğu kağıdın, parmakları arasından yere düştüğünü hissetmedi bile. Yavaş adımlarla yandaki odaya geçti. Zihni karmakarışıktı. Yüzüne bir ana tokadı inmişti! Yemeği unuttu. Geçmiş günlere daldı. Babasının elinden tutup Haydar Baba dağı, eteklerindeki köyleri dolaşmasını hatırladı. Hoşgenap’ı, Güllüce’yi, Kayışkursak’ı, Vangüzelleri’ni gezişini düşündü. Dinlediği Türkçe masallar, zihninin gizil mahzenlerinden bir bir çıkıp; beynine egemen oluyordu…
Oturduğu sedire uzandı. Kendi kendine inlercesine konuştu:
-Türkçe yazacağım… Bundan sonra Türkçe yazacağım!..
*
Türk dünyasının en güçlü ozanlarından olan Muhammed Hüseyin Şehriyâr, 1904 yılında Tebriz’de doğdu. Babası Dâvâ Vekili Mirzâ Aka Hoşgenabî, Hoşgenab kasabasının Haydar Baba köyündendir.
Şehriyâr, İran’daki Güney Azerbaycan şehirlerinden olan Tebriz’de ilk öğrenimini gördü. İlk Okul’dan sonra Medrese-i Tâhibiye’de Arapça ve Arap edebiyatı yanında, Fransızca da öğrenmeye çalıştı. Orta Okul’dan sonra Tahran’a giderek liseyi bitirdi ve Tıp fakültesine girdi. Tıp fakültesinin son sınıfından ayrıldı. Çeşitli memuriyetlerde çalışmaya başladı. Bu arada şiir gücü gittikçe büyüyor, İran’da zevkle okunan ozanlar arasına giriyordu. Hep Farsça yazıyordu. Babasını 1936 yılında kaybedince rûhî bunalıma düştü. 1942 yılından itibaren beş yıl boyunca büyük sıkıntılar çekti. Annesi, bu zor günlerinde tek dayanağı oldu.
Yazdığı şiirlerle tüm İran’ın kalbini fethetti. Kendisini çağın Nizâmî’si, Hâfız’ı, Sa’dî’si olarak gördüler. Farsça’yı bir Fars’dan çok daha mükemmel şekilde kullanıyor; Fars dilini şiir sanatında ustaca işliyordu. Daha sonra, annesinin uyarısı üzerine TÜRKÇE şiirler yazmaya başladı.
Şehriyâr, genç yaşında evlendi. Bu evlilikten bir kızı oldu. Çalıştığı bankadan emekli olunca daha sakin bir hayat sürmeye başladı. Küçük kızını bağrına basıp, Tebriz sokaklarında dolaşırdı.
Şehriyâr, tasavvuf ile ilgilendiği gibi, Kur’an ayetlerini, levhalara yazarak, “Hat Sanatı”nda da söz sahibi olduğunu gösterirdi.
Şehriyâr’ın HAYDAR BABA’YA SELÂM adlı şiiri, özellikle Türkiye’de tanınmasına sebep oldu. Bu uzun şiir 1960’lı yıllarda Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü tarafından, aynı adla kitap olarak yayımlandı. Şiir Türkiye’de büyük etki yaptı. Şiire ad olan Haydar Baba, hem bir köy ismi, hem de bir dağ adıdır. Bu dağın eteklerinde şu köyler vardır: Güllüce, Narinâbad, Başkend, Taşatan, Kıpçak, Serha, Karaçimen, Hoşgenab, Kayışkursak, Vangüzelleri, Büyükşengilova... Bunlar Türk köyleridir. Şehriyâr’ın çocukluğu bu köylerde geçmiş; Haydar Baba’nın eteğindeki kırlarda dolaşıp, oyun oynamıştır.
Şehriyâr, Haydar Baba’ya Selâm şiiriyle çocukluk günlerine döner. O günleri arar. O köylerdeki gelenekleri, köy hayatını anlatır. Anlatışında duruluk, içtenlik vardır. Haydar Baba’ya Selâm şiirinde anlattığı hayat, herhangi bir Türk budununun bulunduğu yöredekinin hemen hemen aynısıdır. Aynı sosyal ilişkileri, aynı gelenekleri; Türkmeneli’nde, Kırgızeli’nde, Kazakeli’nde, Özbekeli’nde veya Anadolu’da bulmak mümkündür. Bu bakımdan bu ulu şiir, Türk dünyasında, bozkır hayatının, özellikle köy hayatının en usta anlatımıdır.
Diğer yandan Şehriyâr, İran’da yazdığı Türkçe şiirlerle, İran Türkünün kültür varlığını da bütün dünyaya tanıtmıştır. Şehriyâr, bu bakımdan unutulmayacak bir ulu kişidir.
Haydar Baba’ya Selâm
| | Şehriyâr |
1904 yılında Tebriz'de doğdu. Tahran'da başlayan yüksek öğrenimini bilinmeyen bir sebeple yarıda bıraktı. 1936 yılında Ziraat Bankası'na memur olarak girdi ve buradan emekli oldu. 1988 yılında Tahran'da vefat etti. Uzun süre hep Farsça şiirler yazdı. Bu şiirleriyle çağının Hafız'ı olarak değerlendirildi. Olgunluk döneminde -rivayete göre - annesinin uyarısı ile Türkçe şiirler yazdı. İlk şiirlerinde Behçet mahlasını kullandı. Tasavvufla da uğrasan Şehriyâr 1952'den itibaren şiirlerinde Kuran'dan yaptığı iktibaslara yer verdi. Milli duyguları ve vatan sevgisi çok kuvvetlidir. Şehriyâr, sadece Güney Azerbaycan'ın değil, bütün Türk dünyasının en önemli şairlerinden biri sayılır.
|
Heyder Baba, ildırımlar şahanda,
Seller sular şakgıldıyup ahanda,
Gızlar ona sef bağlıyup bahanda,
Selâm olsun şovketüze, elüze,
Menim de bir adım gelsün dilüze.
Heyder Baba, kehliklerün uçanda
Kôl dibinnen dovşan galhıp gaçanda,
Bahçalarun çiçeklenüp açanda,
Bizden de bir mümkin olsa yad ele
Açılmayan ürekleri şad ele.
Heyder Baba, gün daluvı daglasın,
Uzün gülsün, bulahların ağlasın
Uşahların bir deste gül bağlasın
Yel gelende ver getirsin bu yana.
Belke menim yatmış behtim oyana.
Karı mene gece nağıl deyende,
Külek kalhıp kap-bacanı dövende
Kurd geçinin Şengilisin yeyende,
Men kayıdıp bir de uşak olaydım.
Bir gül açıp ondan sonra solaydım.
Göz yaşına bahan olsa, kan ahmaz.
İnsan olan hançer beline tahmaz,
Ama keyf, kor tutdugun burahmaz,
Behiştimiz cehennem olmaktadır
Zilhicremiz Muharrem olmaktadır.”
1988 yılında Tahran’da ölen bu büyük Türk ozanını rahmetle anıyoruz. Durağı uçmak olsun.
Mevlüt Uluğtekin Yılmaz
10 Eylül 2007
İliştiri: Bu yazı Mevlüt Uluğtekin Yılmaz’ın “Türk Budunlarının Ortak Atababaları” adlı (Manas Yayıncılık, 2006, Elazığ) kitaptan yararlanarak hazırlanmıştır.