Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

Son Güncelleme: 11 Kasım 2008 Salı

Önce Özgürlük,

Sonra Haklar ve İnanç!

 

 

“Söylesem tesiri yok;

sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

www.turkdirlik.com









İtiraf -Mustafa Cemil Kılıç-


2 yıl kadar Kur’an kursu eğitimi aldım. Arap harflerini telaffuz etmeyi haftalar süren bir uğraş sonucunda başarabildim. Kolay değildi. Türkmen’dim ve Türkçe dışında hiçbir başka dil işitmemiştim. Gırtlağımız Türkçe’ye göre şekillenmişti ve Türkçe’nin seslerini çıkarabilir biçimde yetişmiştik. Ne var ki anlamını bile bilmediğimiz bir dilin harflerini kutsal sanarak söylemeye çabaladık ve bunu yaparken de hocamızın telkiniyle sevap işlediğimizi düşündük durduk…  Kur’an kursunda sadece Kur’an okumayı değil İslam dininin kimi kurallarını da öğreniyorduk. 32 farz denilen kurallar bunların başında geliyordu. Sürekli tekrar ediyorduk aynı bilgileri. Bir de hiçbir şey anlamadığımız Arapça cümleleri kutsal sözler diyerek yineleyip duruyorduk… Bir gün bir arkadaşımız Arap harflerini “İslam harfleri “ şeklinde nitelemiş ve “ Biliyor musunuz beton kemal İslam harflerini yasaklamış ve gavur yazısını yazmayı emretmiş “ deyivermişti. Çocukça bir saflıkla beton kemal kim, diye sormuştum. Gülüşmeler eşliğinde heykelleri kastedilerek Atatürk’e böyle bir yakıştırma yapıldığını o gün öğrenmiş ve uzun bir konuşmanın ardından Atatürk’e nefret duyguları ile dolmuştum.



Yüzyıllık Hesaplaşma -Hüseyin Özbek-


Birinci Dünya Savaşını bizim açımızdan yenilgiyle sona erdiren 30 Ekim 1918’ de imzalanan Mondros Silah bırakışması daha sonra dayatılacak Sevr için emperyalist cepheyi cesaretlendirecek hükümler içeriyordu. Mondros Silah bırakışmasına ilişkin metinden, emperyalist bağlaşıkların Osmanlı’nın 30 Ekim 1918 tarihi itibariyle elinde kalan toprak parçasında bile egemenliğini sürdürmesine izin vermeyecekleri anlaşılmaktadır. 1918- 1922 arası İstanbul hükümetleri yenilgiyi kabullenmişlerdir. Milli direnişi hayallerinden bile geçirmeyen bir teslimiyet psikolojisi içinde, emperyalist cephenin öncüsü İngiltere’ den merhamet ve icazet bekleyen acınası bir durumdadırlar. 



Evliya Çelebi'de Yalova -Arif Ekim-


Evliya Çelebi’nin muhteşem eseri Seyahatname, insanı zaman zaman şaşırtan, yaşadığı dönemle ilgili tanık olduğu olaylar, gezdikleri yörelerle ilgili anlatımlarıyla tarih araştırmacıları için eşi benzeri az bulunur dev bir kaynaktır. Bu kaynağı okur ve incelerken ihtiyatlı olunması gerektiği hususunda hemen hemen bütün tarihçiler birleşmektedir. Örneğin, 1611-1682 yılları arasında yaşamış olan Evliya Çelebi'nin, yazdıkları, başka kaynaklarca doğrulanmamış ise, kuşku ile karşılanmalıdır düşüncesini ifade eden tarihçilerimizden birisi de M. Cavid Baysun’dur. MEB tarafından basılan İslam Ansiklopedisi'nde, ilgili madde içinde, M. Cavid Baysun, bakın Seyyahımızı nasıl değerlendiriyor: “Anlattıklarına ekseriya fevkalade şeyler katmak itiyadı” olan, “sergüzeşte meyli kadar muhayyilesi de kuvvetli olan” bir kişidir Evliya Çelebi.



Kemálsiz Kemalizm -Yağmur Atsız-


Tasavvur buyrulsun ki bir Bay Baykal çıkıp ‘Atatürk yalnız bir adam değildi.’ demek fütursuzluğunda bulunabiliyor. 20. Yüzyıl’ın tur farkıyla En Yalnız Türkü için bunu söyleyebilmek emînim ki ya eşi menendi bulunmayan bir cehálet ya da derin bir foyalar meydana çıkacak korkusuyla kaabildir. Bana inanmıyorsanız Fálih Rıfkı Bey’in ‘Çankaya’sını okuyun! İnsan biraz utanır! Ölümünden 70 sene sonra hálá mektublarını fellik fellik milletinden saklıyorlar! Bağlayacak olursak Türkiye Cumhûriyeti bir ‘Riyá İmparatorluğu’dur. Gerek kuruluş şeması ve gerekse terminolojisi bakımından George Orwell’in o ünlü romanı ‘1984’ ile irkiltici benzerlikler göstermekdedir. Bu kábusdan kurtulmanın tek yolu olan demokratikleşme, saydamlık ve hukuk devleti düzeni ise ancak, henüz tam teşekkül edememiş bulunan, bir geniş, bir kitlesel bağdaşma ile mümkindir. Yoksa biz 2023 Yılı’nda da yine AB Komisyonu İlerleme Raporu’ndan cımbızla ‘olumlu nokta’ aramaya devám ederiz. Tabii 2023’e kadar hálá bir Türkiye Cumhûriyeti kalırsa...



Yüksek Kültür -Kürşad Kahramanoğlu-


Bu yazı, Türkiye’nin iyiye doğru geliştiğine inanan ve bu gelişmenin motorunun da, AKP olduğunu zannedenlere ithaf edilmiştir. (Özellikle de, Taraf’lı genç arkadaşlarımın okumalarını rica ederim). Biliyorsunuz, 2010 yılında İstanbul’umuz Avrupa’nın Kültür Başkenti olacak. Şehrimizi bu önemli şerefe hazırlamak için de, yapılandırılmış bir Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanlığı var. Bu ajansın başkanlığında da, eski Mao’cu Nuri M. Çolakoğlu Bey oturmakta. Ben, bu eski Mao’cuları bilirim. Sayıları Batı’da azdır. İngiltere’de birkaç tane tanıdım; içlerinden bazıları da yakın arkadaşım oldu. Sisteme çok iyi uyum sağlarlar.



O, Benden Daha Beyaz -Ege Cansen-


Bu yılın mart ayında bizim evde, hanım tarafından kırk yıllık dostumuz olan Amerikalı bir aile kaldı. Ailenin babası Chris, felsefe tahsil etmiş ama geçimini konser piyanisti olarak sağlayan keskin dilli İrlanda kökenli bir Amerikalıdır. Ailenin tüm fertleri Bush'tan hiç hoşlanmıyordu. Tartıştığımız konuların başında da pek tabii yaklaşmakta olan ABD'deki başkanlık seçimleri geliyordu. O günlerde Bayan Clinton'la yarışmakta olan Obama, henüz Demokrat Parti'nin başkan adayı değildi. Ama olacak gibi duruyordu. Her yabancı gibi ben de bir siyahinin ABD'ye başkan olmasının zor olduğunu düşünüyordum. Chris'e bunu sordum. Teni káğıt beyazı olan Chris "Obama, benden daha beyazdır" dedi. Bu yanıttan anladım ki Amerikan seçmeninin Obama'yı algılaması benim zannettiğim gibi "siyah" olmayacaktı.



Aşka Dáir -Yağmur Atsız-


Endîşem odur ki "modern"(!) İttihadcılarımız da Türkiye'yi severken boğacaklar. Atatürk'ü böyle sınırsızca sevdiklerini söyleyen ve muhtemelen gerçekden de seven kimselerin, Atatürk Fikriyátı'ndan bu derece nasibsiz olduklarını görmek yürek burkan bir tesbît. 12 Eylül Zorbaları'nın Elebaşısı Evren bir gün gazetecilere şu "hikmet"i yumurtlamışdı: "Çocuklarımıza Fransız İhtiláli'ni öğretdik ama Atatürk Devrimleri'ni öğretemedik." Tasavvur buyrulsun! O kadar cáhil ki daha Atatürk Devrimleri'nin Fransız İhtiláli'nin öz-be-öz evládı olduğundan ve o olmasa Atatürk Devrimleri'nin sözkonusu bile edilemeyeceğinden bî-haber!!! Mankafa áşıklar sevgililerini mahvederken kendileri de mahvolurlar. Bu benim umurumda değil ama sevgili umurumda... Benim de sevgilim çünki...



“Belgesel”miş, Hadi Ordan Sen de! -Aydoğan Kekevi-


Madem ki Atatürk’e karşı her bu tür girşiminizden sonra kendinizi savunur, bizi de uyuturken sık sık söylediğiniz gibi “Güneş balçıkla sıvanmaz”, “Altın değerinden kaybetmez”;se bunu söyleyen günümüzün politikacıları,  yazarları, entelleri sizler de toplumumuzun birer güneşi, birer Reşadiye altunlarısınız: Dökün  özelliklerinizi, nerenizde ne var bilelim, kimin basuru var, kimin neresinde nesi eksik nesi fazla hepsi dökülsün bir bir ortaya; dökün ortaya özel aile içi envanterinizi, kim kime ne diyor neyi nasıl yapıyor, rakıyı sulu mu susuz mu içiyor bilelim; dökün servetlerinizin kaynaklarını kalmasın gizliniz saklınız, nasıl olsa toplumumuzun güneşi, paslanmaz altınlarısınız...



IMF'nin Reçetesi Hep Ümük Sıkmaktır -Ege Cansen-


Başbakan haklıdır! Ülkenin ümüğünü ne IMF'ye ne de başka bir kuruluşa sıktırmamak gerek. Ümük bu; sıkılırsa insan ölebilir. Mademki IMF ile ilişkiler "ümük sıkma ya da sıktırtmama" benzetmesine indirgendi biz de aynı çizgiden devam edelim. Bu IMF denilen ve patronluğunu Amerika'nın yaptığı kuruluş, aslında bir bankadır. Döviz sıkışıklığına giren ülkelere faizi mukabilinde ödünç para verir. Bu parayı verirken de borçlanan ülkenin, aldığı borcu geri ödeyebilmesi için yapması ve yapmaması gerekenleri dikte eder. İşte ümük sıkma meselesi burada devreye girmektedir.



Temel Ayırıcı Özellik; Şahsiyet -Sırrı Çınar-


Sosyal, siyasi, ekonomik ve insanla ilgili her türlü problemin varlığında ve çözümünde temel faktör insanın ürettiklerinin tamamı yani inandıkları, davranışları, düşünceleridir.  Bunlar genel kapsayıcı kavram ve tanımlamalardır. Bu genel kapsayıcının altında yatan ise insanın kazanımlarıdır. Bu kazanımlar, doğduğu andan itibaren başlayan öğrenmeyle edinilen birbirine bağlı gelişen algılama, anlama, muhakeme etme, yorumlama, taklit etmeyle, yaratılış ve genetik özelliklerinin, beslenme, sosyal ve fiziki çevrenin kattıklarıyla tamamlanır. Boyu, rengi, ağırlığı, görüntüsü, cinsiyeti gibi dıştan görünen özellikleriyle algılanan insanı asıl insan yapan ise kazanımlarıyla elde ettiği ayırıcı özelliği olan “şahsiyetidir”.



Ankara Başkent ise İstanbul Ne? -Aydoğan Kekevi-


Şimdi bir Bilgi yarışması düşünün, yarışmanın sorusu da “ Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkenti neresidir?” gibi kolay bir soru olsa, katılımcımız da buna “İstanbul” dese ne olur?; ne olacak “puan” muan alamaz değil mi ? Teorik olarak  Ankara’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkenti” olduğu resmi kayıtlara göre doğrudur, peki  pratik de durum nasıldır?: Sanırım sizlerin de benim gibi dikkatinizi çekmiştir; özellikle şu son 2-3 yıldır ülkemizde düzenlenen uluslararası siyasal toplumsal  etkinliklikleri bir düşünün.



Taraf, Önünü Gördü mü? -Kürşad Kahramanoğlu-


Hazır, ezber bozan durumlara değinirken, bir de son ekonomik(!) krizle aklıma geliveren bir iki soruyu da sizlerle paylaşayım: Adına ekonomik, global kriz diyorlar ama bu aslında bir düzen krizi değil mi? Hani bu kapitalist sistem, kendi kendini ayarlayabiliyordu? Yapılacak en kötü şey, devletin piyasalara müdahalesiydi? Milyonlarca işçiyi işinden eden özelleştirme, devletin elini özel sektörden çekmesi olarak bizlere,  zorla kabul ettirilmemiş miydi? Bu hükümet Meclis’teki büyük çoğunluğu ile “Sosyal Güvensizlik” tasarısını geçirirken, “geleceğimizi güvenceye” almıyor muydu? Ülkenin, fakirin, fukaranın durumlarını düşünmüyorlar mıydı? Şimdi bu sistem krizi karşısında; sistemin gerek iç gerek dış müdafilerinin çözüm önerilerine ne buyurulur? Gel de, Chávez’in Bush’a “yoldaş” diye hitab etmesine kıs kıs gülme!



Türkiye'den Ufkun Ötesine Bakmak -Bir Deneme- -Galip Türkmen-


Türkiye kendisi ile boğuşmaktan vazgeçip toparlandığı takdirde yeniden küresel bir güç olmanın bütün imkanlarına sahiptir. Ancak, küresel anlamda bir güç olmak ne kadar isabetli olacaktır? Ben şahsen bütün dünya ile barış içinde ilgilenmek gerektiğine inanıyorum. Tanımı gereği hegoman olması gereken “küresel güç” Türkiye için ne kadar istenilebilecek bir şey buna emin değilim. Her geçen gün dünyanın merkezi haline gelen bir bölgede “bölgesel güç” olarak ayakta kalmak büyük başarı olacaktır. Adriyatik’ten Kıtay’a (Çin’e) bu gücün barış içinde, insan hakları ve adalet temelli olarak derinleştirilmesi önümüzdeki yüzyılın başlıca konusu olmalıdır.



Mu Uygarlığı Bir Türk Uygarlığı mıydı? -Muharrem Kılıç-


Son yıllarda dünyanın her yerinde Mu kıtası konulu çalışmalar yapılamaktadır. Araştırmacılar, gelişen teknolojiden de yararlanarak geçmişte yapılan araştırmaları derinleştirmekte ve daha yeni, daha detaylı bilgilere ulaşmaktadırlar.  Bu çerçevede de araştırmacının kimliğine ve düşünce yapısına göre farklı bilgiler ortaya çıkmakta, deyim yerindeyse bir bilgi karmaşası, hatta zaman zaman “bilgi kirliliği” diyebileceğimiz durumlar oluşmaktadır. Mu kıtası hakkında ilk objektif sayılabilecek çalışmayı İngiliz araştırmacı James Churchward yapmıştır.



Devletini/Milletini Arayan Millet/Devlet -Yağmur Atsız-


Herkesin öfkesi burnunda ve herkes herkesi sayıyla kendine gelmeye dávet ediyor. Pek ümîdim yok ama belki tozun dumanın bir mikdar yatışmasına katkısı dokunur düşüncesiyle bir iki noktaya dikkat çekmek istiyorum. Toz duman yatışırsa en azındasn yumruğu nereye salladığımızı biliriz. Çünki insanın kendi çenesine kroşe patlatması muhtemelen márifetdir ama makbûl márifet sayılmaz. Önce yaşı müsáid olanlara bir sual: Son 40 yıl boyunca sizin kaç subay komşunuz oldu?



"Barışın Gelini Pippa'yı Anarken..." -Bedri Baykam-


Geçen baharda, ülkemizde “Barış Gelini” sanatsal projesi kapsamında oto-stop yaparken korkunç bir şekilde öldürülen İtalyan sanatçı Pippa Bacca’nın acısı, tüm ülkenin yüreğini yakmıştı. Evet, bu olay her ülkede yaşanabilirdi, ama sonuçta olay bu topraklarda, bizim sorumluluk alanımızda gerçekleşmişti. Geçen hafta, başkanlığını yürüttüğüm Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği olarak, Şişli Belediyesi, Piramid Sanat ve İtalyan Kültür Merkezi’nin de desteğiyle kendisini anmak için büyük bir sergi ve forum düzenledik. Her iki buluşma da çok yoğun duygusallık içinde geçti.



Asto-Ekonomi -Ege Cansen-


Finansal krizi aşmak için alınan veya alınacağı söylenen önlemlerin hepsi sanaldır. Mesela AB ülkelerinin hepsinin bütçesi açıktır. (Ayrıca bütçe açığı mutlaka kötü bir şey değildir.) Yani halk değimi ile bu devletlerin kesesi boştur. Hiç boş kesenin ağzı açılınca, içinden 2.5 trilyon dolar çıkar mı? Bundan daha "okus pokus" yani sanal bir şey olur mu? Bütün finansal kararların reel ekonomi üzerinde iki reel etkisi vardır. Birincisi, milli gelirin artması veya azalması, ikincisi ise milli gelirin bölüşümüdür. Alınan önlemleri bu kıstaslardan değerlendirmek gerekir. Toksik kağıt veya kesenin ağzı açıldı láflarına takılıp kalmayın.



Nuh Tufanı -Muharrem Kılıç-


Tufan, daha bilinen adıyla Nuh Tufanı, insanlık tarihi boyunca insanoğlunun başına gelen en büyük felakettir. Öyle ki, bu tufanda, insanlık aleminin tamamına yakını hayatını kaybetmiştir. Nuh peygambere inanan çok az sayıdaki insan hayatta kalabilmiştir. Bu nedenle Nuh peygambere ikinci Adem de denilmektedir. Hatta, Tufanın büyüklüğü ile ilgili olarak, geçen yüzyıl içinde Ninive’de yapılan kazılarda çıkan Asur kralı Asurbanipal’in kütüphanesi içindeki bir tablette yazılı olan  şu ifade  bize Nuh Tufanının ne kadar büyük ve dehşetli bir olay olduğunu gösterir:



Ekonomi Bilimi, Ekonominin Bilinmezliği -Ege Cansen-


Kapitalizm kelimesi, yaklaşık 150 yıl kadar önce filozof Karl Marx (18.18.1883) tarafından uydurulmuştur. Aslında iktisadi hayatın kendisi olan kapitalizm veya "serbest pazar sistemi" insanlık kadar eskidir. Marx'tan yüz yıl kadar önce yaşamış Adam Smith (17.23.1776), "Ahlak Felsefesi" profesörüydü. Onun zamanında "iktisat" (economics) bilim dalı yoktu. Hatta İngilizcede "economy" kelimesinin sonuna "s" konup bir bilim adına benzesin diye "economics" kelimesi bile türetilmemişti. Ama Adam Smith, hayatın içindeki iktisadi faaliyeti gözlemleyerek çok önemli nedensellik ilişkileri tespit etmiş ve adı kısaca "Milletlerin Zenginliği" olan dev eserini yazmıştır. Bu yüzden kendisine "Kapitalizmin Kurucusu" unvanı láyık görülür. Gerçekte kapitalizmi kimse kurmamıştır. Zaten kapitalizm diye düşünülmüş, taşınılmış ve bilinçli bir şekilde tasarlanmış bir sistemin varlığından bile söz edilemez. Ama Rusya'da 70 yıl süreyle uygulanan sosyalizm için böyle bir iddiada bulunulabilinir. O dahi su kaldırır.



İnsanlığı Etkileyen ve Dünyaya Yön Veren Uygarlıklar -Muharrem Kılıç-


İnsan, yaratılmışların en mükemmeli olan varlık. İnancımıza göre, ilk insan, insanlığın atası Hz. Adem’dir. Dolaysıyla insanoğlu,düşünce ve inanç olarak olmasa bile, biyolojik olarak kardeştir. İnsanın yaratılışı, çeşitli inanç ve kültürlerde, küçük farklılıklarla hep aynı şekilde anlatılır. Kuşlar, balıklar, sürüngenler, karada yaşayan memeli türleri, böcekler, sinekler ve saymakla bitmeyecek kadar çok canlı türü, nasıl kendine has özellikler taşıyan türlerse, bir canlı olarak insan türü de kendine has özellikleri olan bir canlı türüdür. Ancak, insanoğlunu diğer tüm canlı türlerinden farklı kılan özelliği, akıl nimetine sahip bulunması ve buna bağlı olarak da, düşünebiliyor olmasıdır.



T.C. Vatandaşı Bedri’nin, “Ankara’ya” Dilekçesidir… -Bedri Baykam-


Ben 1957 Ankara doğumlu, sanatçı-yazar Bedri Baykam, bir T.C vatandaşı olarak bu açık mektubu kime yollamam gerektiğine karar veremedim. Amerikalılar bu gibi durumlarda “To whom it may concern” derler. Yani, “her kimi ilgilendiriyorsa” gibi bir şey yazılır. Bunun tam bir Türkçe karşılığı yok ve konumuzun kapsama alanı da çok geniş; ben de muhatabımın bizi başkentten yöneten tüm “üst” kurumlar olduğunu düşündüm. Bu okuduğunuz, vatandaş Bedri’nin, ilgili, yetkili ve sorumlu her ulusal kuruma yolladığı 7 Ekim 2008 günlü dilekçesidir.



Para Kazaları -Ege Cansen-


İkitisatta en büyük icat paradır. Peygamberimizin "rızkın onda dokuzu ticarettedir" dediği söylenir. Gerçekten ticaret, iktisatta "değer yaratma" denilen sürecin olmazsa, olmaz şartıdır. Rızkın esas kaynağı ticarettir. Çünkü aile ihtiyacından fazla üretilen bir mal veya hizmet, başkaları tarafından satın alınmamışsa, yani ticarete mevzu olmamışsa, iktisadi değer yaratılmamış demektir. Para icat edilmeden önce, ticaret takasla yapılıyordu. Takas, ticareti, dolayısıyla "rızkın artmasını" sınırlıyordu. Para icat edildikten sonra ticaret arttı. İpek Yolu ve Baharat Yolu denilen ticaret arterleri ortaya çıktı. Milletler zenginleşti. Kültürler kaynaştı, dünya büyüdü. Bunlar hep, para denilen  "alet" sayesinde oldu.



Askerden "Liboş" Olur mu? -Arif Ekim-


Asker ve “liboş”! Yan yana gelmesi, birlikte anılması zor, hatta olanaksız iki kavram! Liboş denilince aklımıza geleni açıklarsak, neden bu iki kavramın birlikte anılmasının zor olduğu da anlaşılacaktır sanırım. Bu deyimle anlatılmak istenen, neo-liberal akımın temsilcisi, gününü gün eden, paradan başka bir değeri olmayan, çalışmadan, ter dökmeden kazanıp, keyifli ve lüks bir yaşam için alışveriş merkezlerinde, eğlence mekanlarında yorulup ter döken, kendi menfaatini ABD’nin menfaati ile bir tutan, dünyanın lanetli bekçiliğini yapanlara sırtını dayamış ve onların her yaptığını kutsayan bir kişilik, daha doğrusu kimliksizliktir.



İstanbul Kızı Feride ya da Çalıkuşu -Gökhan Ulumlu-


Aradan çok seneler geçti. Yabancı bir şehirde yabancı bir odada kendi fikirlerimle yalnız kalmak için başladığım bu gecede elim hala eski günlerdeki gibi küçük bir çocuk tavrıyla saçlarımı çekiştirmeye devam ediyor. Reşat Nuri Bey’in toprağa düşeli tam elli sene olmuş. İnsan neye tahammül etmiyor ki! Zevcesi onu görmeme ölürken bile müsaade etmedi. Otuz dört sene boyunca beni hiç hatırlamayan Reşat Bey’in ölümü için bugün hissettiklerim sükun ve tevekkül.   



İftihar Değil Güven -Yağmur Atsız-


Önce şunu belirteyim ki ben Türk Ordusu’na düşman değilim. Tam tersine Türk Ordusu’nun son derece iyi eğitimli, iyi donanımlı, kısaca güçlü olması kendimi bildim bileli samîmî isteğimdir. Hem ana ve hem de baba tarafından zábit bir áilenin çocuğu olmam bir yana o üniformayı 24 ay ben de sırtımda taşıdım. Üstelik son derece etkin ve caydırıcı silahlı kuvvetlere pek çok başka ülkeden daha şiddetle ihtiyaç duyduğumuzu da son derece sarih bir şekilde görüyorum.



Şuurlu Milliyetçiler -Yağmur Atsız-


Bir insanın bir varlığı sevmesi mutlakaa o sevilenin yararına değildir. Özellikle bizim coğrafyamızda ‘Bana yár olmayanı ben başkasına da yár etmem!’ zihniyetiyle işlenen cináyetlere hadd ü páyán yokdur. Hitler Almanya’yı çok, ama pek çok seviyordu ama tárihde eşine ender rastlanır bir vahşetle hem ülkeyi hem o ülkede yaşayanları mahvetdi. Enver Paşa o meftûn olduğu Osmanlı Devleti’nin, Evren Paşa ise deliler gibi áşık olduğu Türkiye Cumhûriyeti’nin canına okudu. ‘Márifetleri’ (!) saymakla bitmez ama ilki olmasa bugün başımızda bir ‘1915 Belásı’ ve öbürüğ olmasa ‘PKK Belásı’ olmayacakdı.



Açık ve Net Olarak: Kürt Meselesi Nasıl Çözülür? -Mehmet Kerem Doksat-


On senelerdir çırpınıyorum, bu iş böyle gidemez diye!Bugün 15 şehit, yarın Taksim’de veya Kızılay’da patlatılacak bir bombayla 150 ceset… Ankara’da kenarından dönüldü zâten. Varoşlardan merkeze “Biji Biji” diye inecek silâhlı militanlar, aşağıda da onları bekleyen gözü kararmış gençler… Güvenlik güçleri de birbirine girmiş, çünkü onlar da paramparça! Daha neyi bekliyorsunuz ey ehl-i vatan, ey bu ülkenin muktedir takımı? Godot’u mu?



Üçüncü Ermeni Dalgası Sınırları Zorlarken -Hüseyin Özbek-


İçinden geçtiğimiz süreç halen yaşanılan  Üçüncü Dalga’ dır. Üçüncü dalga bombaların atılmadığı, kurşunların sıkılmadığı, büyükelçiliklerin basılmadığı bir evredir. Üçüncü dalgada işler politik platformlarda, parlamentolarda halledilmektedir! Günün birinde dost, müttefik devletin seçkin parlamenterlerinden biri veya birkaçı bir teklif hazırlamakta, parmaklar kalkmakta,  Türklerin soykırım yaptığı, Ermeni soykırımının sorumlusu olduklarına ilişkin yasa tasarısı süreç sonunda onaylanmakta ve yürürlüğe girmektedir! Türkiye Cumhuriyeti’nin tepkisinin geçiciliğini sınama yanılma yöntemiyle iyi bilen sıradaki müttefik devlet de benzer bir yöntemle soykırımcılığımızı (!) tescilleyen yasayı parlamentolarından kaşla göz arasında geçirivermektedir.



CHP, AKP’yi Köşeye Sıkıştırdı… -Bedri Baykam-


Baştan söyleyelim de aman unutmuş olmayalım: Size ve tüm çevrenize mutlu, sağlıklı ve barış dolu bir şeker bayramı diliyorum. Siz sakın bakmayın Tayyip Bey’in dayatmalarına: Onun adı “Şeker Bayramı”dır, Ramazan Bayramı filan değil. Bunu aslında herkes biliyor ama bu taktikler hep işe yaradığı için, vazgeçemiyorlar. Böylece gündemi hep onlar oluşturmuş oluyorlar. Gericilik kendi hamlesini saldırganlıkla yapıyor, uygar-laik insanlar ise “nasıl olur efendim, bu ne saçmalık, nereden çıktı bu!” sendromuna hapis kalıyorlar. Sonra dört irili ufaklı salvo aynı anda geldiğinde, ikisinde geri adım atıyorlar, ikisi de aradan kaynayıp geçiveriyor.



Tanık -Mustafa Cemil Kılıç-


Soğuk bir düş gördüm

Kanım dondu gözlerini görünce

Bağrına saplanan hançerdeki el kimin kardeşim ?

Kim vurdu seni haince

Ah Ötüken yurdunun yitik çocuğu

Gırtlağından konuşan ve böğüren

Cellatlar ordusu çiğnerken şehirlerimizi

Ülgenimiz tutsak mı düşmüştü Kuteybe’ye !



Muhafazakárlığa Giriş -Hadi Uluengin-


ANCAK şu kesin ki, "Türkiye’nin muhafazakárlaşması" bir istisna oluşturmuyor. Ülkemizdeki "eğilim" bütün bir çağı ve bütün bir dünyayı kapsayan ve yine şu lánet "postmodernizm" kelimesiyle tanımlanan "genel gidişat"a paralel bir seyir izliyor. Hadi kasten, muazzam bir kriz yaşadığı için İslam Álemi’ni şimdilik kenara bırakalım. Peki de, önümüzdeki ABD seçimlerinin gálibini veya mağlubunu, mevcut adayların dindarlara yönelik yaklaşımı ve onların "nabzına göre şerbet verişi" belirlemeyecek mi? Vatikan’daki yeni Papa ise eskisine dahi rahmet okutacak şekilde, geçmişte "Kara Katolik" diye anlandırılan en bağnaz ve en dogmatik tezleri vaaz etmiyor mu? Háttá, "laikliğin anavatanı" addedilen Fransa’da dahi, din derslerinin öğretim programlarına dahil edilmesi konusu 1905’ten beri ilk kez tekrar gündeme gelmiyor mu?



"Önce Kendini Düzelt!" -Gökhan Ulumlu-


Oğuz Atay ahlak kurallarını, halka ulaşmayan felsefi düşünceler yerine günlük olaylardan örneklerle vermeyi denedi. Gerçek karakterlerden kendi kurgusal karakterlerini yaratarak sorun nedir, ne yapılıyor, nasıl olmalı sorularına yanıt aradı. Ancak kendi kısa yaşamı boyunca bu yazılarının okunmaması onu üzüyor, basite indirgediği olayların anlaşılmamasını anlayamıyordu. Okurlara hikayelerinde niye okunmadığını bile sordu: “Okurum nerdesin?..”

 

Aslında çoğu yazarın değerinin sonradan anlaşılması, eserin tanıtım kaynaklarının olmamasına da bağlıdır. 30 yıllık bir zaman sürecinden sonra bugün Oğuz Atay en azından bazı çevrelerde anlaşılabilmektedir.



Aleviler Kafir mi? -Mustafa Cemil Kılıç-


Ehli Sünnet bilginleri arasında görüş birliği derecesinde (icmaen) dinsel bir ilke olarak “Ehli kıble tekfir edilmez. “ düşüncesi vardır. Bununla anlatılmak istenen; kıbleye dönerek namaz kılan kişinin dini ve dinin temel kaynağı olan Kur’an’ı yorumlama ve uygulama konusunda görüş ve yaklaşımı ne olursa olsun kafirliğine hükmedilemeyeceğidir. Kıbleye dönerek namaz kılmak, en azından zahiren kişinin imanının göstergesi olarak kabul edilmektedir. Namaz kılmayan, kılsa bile Kabe dışında bir yere yönelerek kılan kişi ve toplulukları İslam dairesi içerisinde görmek kadim Sünni itikadı açısından mümkün değildir. Bu noktada konunun tüm çıplaklığıyla anlaşılabilmesi için bilinmesi ve kavranması gerekli üç önemli öğe bulunmaktadır. Namaz, Kıble ve Kabe…



Beş Genelkurmay Başkanı Niçin Ergenekon'la Suçlanıyor? -Mehmet Kerem Doksat-


Sevgili dostlar, Batı’nın Türkler’i ve Türklüğü dünyadan def etme plânı çok eskidir; köklerini mâziden alan âtidir. Çin zâten tarihî düşmanımız ve Uygurlar’a yapılanlar medyamızda minnacık yer alabildi. Hâlen bu plânın son aşaması tatbik ediliyor. Bu “son dalganın” hikâyesini internetten gelen ve belli ki İşçi Partililer tarafından hazırlanmış bir metinle de tevhit edip, tabii ki çekince ve sakıncalarımı katıp modifiye etmek sûretiyle, sizlerle paylaşmak isterim.


 

Gorhuram


Türk Dirlik


Gorhuram
Mirze Elekber Sabir


Payi piyade düşürem çöllere
Hari müğilan görürem gorhmuram

Seyr edirem berrü biyabanları
Güli biyaban görürem gorhmuram

Gah oluram behrde zövregnişin
Dalgalı tufan görürem gorhmuram

Gah çıhıram sahile her yanda min
Vahşiyi ğerran görürem gorhmuram

Gah sefeg tek düşürem dağlara
Yanğılı vulkan görürem gorhmuram

Üz goyuram gah neyistanlara
Bir sürü aslan görürem gorhmuram

Megberelikde edirem gah mekan
Gebrde hortan görürem gorhmuram

Menzil olur gah mene viraneler
Cin görürem can görürem gorhmuram

Bu kürrei arzda men mühtesar
Mühtelif elvan görürem gorhmuram

Harici mülkünde hetta gezib
Çoh tuhaf insan görürem gorhmuram

Leyk bu gorhmazlıg ile doğrusu
Ay dadaş vallahi billahi tallahi

Harda müselman görürsem gorhuram
Bisebeb gorhmuram vechi var
Neyleyim ahırbu yoh olmuşların
Fikrini gan gan görürem gorhuram
Gorhuram gorhuram gorhuram

.

 

Türk Dirlik


Timur ÇiçeğiTimur Çiçeği


Türk Şiiri



 



 Umumi Siyaset

Bor Pazarında Yeni Ufuklar -Galip Türkmen-


Bor piyasasında alarm zilleri çalmaktadır ve bu makale, alarm zillerinin çaldığının duyurulması için hazırlanmıştır. Çalan ziller, elbette US Borax için kaçınılmaz bir sonu işaret ederken, ülkemiz ve Eti Maden için büyük fırsatları ifade etmektedir. Eti Maden’in her ne kadar rakipleri bulunmaya devam edecekse de –ki, bu gereklidir de- en büyük rakibi piyasadan çekilmektedir. Bunun sonucunda piyasada oluşacak boşluğun doldurulması ve bor pazarında daha büyük bir payın alınması için hızlı davranmak gerekmektedir.


Ulus-Devlet ve -Devir-Teslim Konuşması- -İlker Başbuğ-


Küreselleşme çağında, bireyin ve özgürlüklerin daha çok öne çıkışı doğaldır. Ancak “Devlet”, “Birey” ve “Özgürlük” kavramları var olabilmek için birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Birinin diğerinin aleyhine genişlemesi her üçünü birden tehlikeye sokar. Dolayısıyla, bu hassas dengenin korunması demokrasiler için özel bir önem taşır. Bu dengeyi sağlamak ve korumak ise siyaset adamlarına düşen önemli bir görevdir. Bu noktada kitle iletişim araçlarına, medyaya da sorumluluk düşmektedir. Bugünün ulusal ve uluslararası politik ortamında, medyanın sağladığı olanaklarla insanların zihinleri gerçek anlamda bir mücadele alanıdır.


Ergenekon 4 -Kim Yalancı?- -Ömer Dönderici-


Yaratılalı beri canlıların ve irili ufaklı canlı topluluklarının –her birinin- çıkarları çatışmıştır. Bu çatışmaların pek azında, taraflar apaçık savaşır. Aldatma, değişik ton ve dozlarda, bu çatışmaların ayrılmaz bir parçasıdır: Gizlenme, kamuflaj, kılık değiştirme, taklit, göz boyama, görüntü saptırma, yalan bu silahlardan bazısıdır. Söz gelimi, bir düşmanın, “ben düşmanım!” diye haykırmak yerine, dostmuş gibi ortaya çıkması; dost görünümlü örgütler kurması veya dost –ama aptal- örgütlerle işbirliğine gitmesi olasılığı her zaman daha fazladır.


Türkiye’de Dincilik ve Laikçilik - Veya Maraşlı İmam Neyle İştigal Ederdi? -İskender Öksüz-


“Dincilik” kelimesini, dindarlıktan ayrı, hattâ zaman zaman dine zıt bir istismar ve skolastisizm anlamında kullanıyorum. “Laikçilik” de benzer şekilde, laiklikten ayrı ve zaman zaman laikliği ihlal eden bir başka skolastisizm...  Dindarlığı ve dini, dincilikten; bilim metodunu ve laikliği laikçilikten tenzih ederim. Tıpkı Atatürk’ü Atatürkçülük’ten tenzih ettiğim gibi. Önce dincilikle laikçilik arasındaki kavganın sürüp gittiği oyun alanına bir bakalım. Su üstündeki mücadelede karşılıklı cehalet hemen ön plana çıkıyor. Bunun en güzel örneği, bir millî kahramanımızla, Maraşlı sütçü İmam’la ilgili.


Din Hakkında -Yusuf Akçura


Dinler, din olmak bakımından, gittikçe siyasi ehemmiyetlerini, kuvvetlerini kaybediyorlar. İçtimai olmaktan ziyade şahsileşiyorlar. Cemiyetlerde vicdan serbestliği, din birliğinin yerini alıyor. Dinler, cemiyetlerin ek işleri olmaktan vazgeçerek, kalplerin hadi ve mürşitliğini deruhte ediyor, ancak halik ile mahluk arasındaki vicdani rabıta haline geçiyor. Dolayısıyla dinler ancak milletlerle birleşerek, milletlere yardımcı ve hatta hizmet edici olarak, siyasi ve içtimai ehemmiyetlerini muhafaza edebiliyorlar. (1903, Kahire, Üç Tarz-ı Siyaset)



İnsan, kendi başına varolan veya yaratılıştan önce Tanrıda hazır bulunan bir "ideler dünyası"nın sonradan şekillendiricisi değil, dünyada ve kendisinde oluşum içinde bulunan ideler düzeninin birlikte şekillendiricisi, birlikte yapıcısı, birlikte gerçekleştiricisidir. İnsan, "ilk-varolan"ın kendini onda ve onun aracılığıyla kavradığı yer olmakla kalmaz, aynı zamanda, onun özgür karar vermesinde Tanrının kendini gerçekleştirmesi olabilirlik kazanır, insanın dünyadaki yeri, ne yalnızca "kul" ya da uysal bir hizmetkâr ne de kendi içinde tam ve eksiksiz bir Tanrının "çocuğu" olmaktır. Karar verme varlığı olarak insan, Tanrının birlikte savaşçısı," birlikte eylemcisi olmanın yüce onurunu taşır.


 Siyaset

21. Yüzyılı Anlamak -Yağmur Atsız-


Fakat burada şunu da unutmamak gerekir ki demokrasiler, dikta rejimleri tarafından baskına uğradıkları ilk anlarda hantal ve şaşkın gibi görünseler bile uyanınca fená uyanırlar. İkinci Dünyá Savaşı bunun en báriz örneklerinden biridir. Çok kuvvetle muhtemeldir ki bu ‘başarı’ R