





 |
İtiraf
-Mustafa Cemil Kılıç-
2 yıl kadar Kur’an kursu eğitimi aldım. Arap
harflerini telaffuz etmeyi haftalar süren bir uğraş sonucunda
başarabildim. Kolay değildi. Türkmen’dim ve Türkçe dışında hiçbir başka
dil işitmemiştim. Gırtlağımız Türkçe’ye göre şekillenmişti ve Türkçe’nin
seslerini çıkarabilir biçimde yetişmiştik. Ne var ki anlamını bile
bilmediğimiz bir dilin harflerini kutsal sanarak söylemeye çabaladık ve
bunu yaparken de hocamızın telkiniyle sevap işlediğimizi düşündük
durduk… Kur’an kursunda sadece Kur’an okumayı değil
İslam dininin kimi kurallarını da öğreniyorduk. 32 farz denilen kurallar
bunların başında geliyordu. Sürekli tekrar ediyorduk aynı bilgileri. Bir
de hiçbir şey anlamadığımız Arapça cümleleri kutsal sözler diyerek
yineleyip duruyorduk… Bir gün bir arkadaşımız Arap harflerini “İslam
harfleri “ şeklinde nitelemiş ve “ Biliyor musunuz beton kemal İslam
harflerini yasaklamış ve gavur yazısını yazmayı emretmiş “ deyivermişti.
Çocukça bir saflıkla beton kemal kim, diye sormuştum. Gülüşmeler
eşliğinde heykelleri kastedilerek Atatürk’e böyle bir yakıştırma
yapıldığını o gün öğrenmiş ve uzun bir konuşmanın ardından Atatürk’e
nefret duyguları ile dolmuştum.
|
Yüzyıllık
Hesaplaşma
-Hüseyin Özbek-
Birinci Dünya Savaşını bizim açımızdan
yenilgiyle sona erdiren 30 Ekim 1918’ de imzalanan Mondros Silah
bırakışması daha sonra dayatılacak Sevr için emperyalist cepheyi
cesaretlendirecek hükümler içeriyordu. Mondros Silah bırakışmasına
ilişkin metinden, emperyalist bağlaşıkların Osmanlı’nın 30 Ekim 1918
tarihi itibariyle elinde kalan toprak parçasında bile egemenliğini
sürdürmesine izin vermeyecekleri anlaşılmaktadır. 1918- 1922 arası
İstanbul hükümetleri yenilgiyi kabullenmişlerdir. Milli direnişi
hayallerinden bile geçirmeyen bir teslimiyet psikolojisi içinde,
emperyalist cephenin öncüsü İngiltere’ den merhamet ve icazet
bekleyen acınası bir durumdadırlar.
|
Evliya
Çelebi'de Yalova
-Arif Ekim-
Evliya Çelebi’nin muhteşem eseri Seyahatname, insanı zaman zaman
şaşırtan, yaşadığı dönemle ilgili tanık olduğu olaylar,
gezdikleri yörelerle ilgili anlatımlarıyla tarih araştırmacıları
için eşi benzeri az bulunur dev bir kaynaktır. Bu kaynağı okur
ve incelerken ihtiyatlı olunması gerektiği hususunda hemen hemen
bütün tarihçiler birleşmektedir. Örneğin,
1611-1682 yılları arasında yaşamış olan Evliya Çelebi'nin,
yazdıkları, başka kaynaklarca doğrulanmamış ise, kuşku ile
karşılanmalıdır düşüncesini ifade eden tarihçilerimizden birisi
de M. Cavid Baysun’dur. MEB tarafından basılan İslam
Ansiklopedisi'nde, ilgili madde içinde, M. Cavid Baysun, bakın
Seyyahımızı nasıl değerlendiriyor: “Anlattıklarına ekseriya
fevkalade şeyler katmak itiyadı” olan, “sergüzeşte meyli kadar
muhayyilesi de kuvvetli olan” bir kişidir Evliya Çelebi.
|
Kemálsiz
Kemalizm
-Yağmur Atsız-
Tasavvur buyrulsun ki bir Bay Baykal
çıkıp ‘Atatürk yalnız bir adam değildi.’ demek
fütursuzluğunda bulunabiliyor. 20. Yüzyıl’ın tur farkıyla En
Yalnız Türkü için bunu söyleyebilmek emînim ki ya eşi
menendi bulunmayan bir cehálet ya da derin bir foyalar meydana
çıkacak korkusuyla kaabildir. Bana inanmıyorsanız Fálih Rıfkı Bey’in
‘Çankaya’sını okuyun! İnsan biraz utanır! Ölümünden
70 sene sonra hálá mektublarını fellik fellik milletinden
saklıyorlar! Bağlayacak olursak Türkiye Cumhûriyeti bir
‘Riyá İmparatorluğu’dur. Gerek kuruluş şeması ve gerekse
terminolojisi bakımından George Orwell’in o ünlü romanı
‘1984’ ile irkiltici benzerlikler göstermekdedir. Bu
kábusdan kurtulmanın tek yolu olan demokratikleşme, saydamlık ve
hukuk devleti düzeni ise ancak, henüz tam teşekkül edememiş bulunan,
bir geniş, bir kitlesel bağdaşma ile mümkindir. Yoksa biz 2023
Yılı’nda da yine AB Komisyonu İlerleme Raporu’ndan cımbızla
‘olumlu nokta’ aramaya devám ederiz. Tabii 2023’e kadar
hálá bir Türkiye Cumhûriyeti kalırsa...
|
Yüksek
Kültür
-Kürşad Kahramanoğlu-
Bu yazı, Türkiye’nin iyiye doğru
geliştiğine inanan ve bu gelişmenin motorunun da, AKP
olduğunu zannedenlere ithaf edilmiştir. (Özellikle de,
Taraf’lı genç arkadaşlarımın okumalarını rica ederim).
Biliyorsunuz, 2010 yılında İstanbul’umuz Avrupa’nın Kültür
Başkenti olacak. Şehrimizi bu önemli şerefe hazırlamak için
de, yapılandırılmış bir Avrupa Kültür Başkenti Ajansı
Yürütme Kurulu Başkanlığı var. Bu ajansın başkanlığında da,
eski Mao’cu Nuri M. Çolakoğlu Bey oturmakta. Ben, bu eski
Mao’cuları bilirim. Sayıları Batı’da azdır. İngiltere’de
birkaç tane tanıdım; içlerinden bazıları da yakın arkadaşım
oldu. Sisteme çok iyi uyum sağlarlar.
|
O,
Benden Daha Beyaz
-Ege Cansen-
Bu yılın
mart ayında bizim evde, hanım tarafından kırk yıllık dostumuz olan
Amerikalı bir aile kaldı. Ailenin babası Chris, felsefe tahsil etmiş ama
geçimini konser piyanisti olarak sağlayan keskin dilli İrlanda kökenli
bir Amerikalıdır. Ailenin tüm fertleri Bush'tan hiç
hoşlanmıyordu. Tartıştığımız konuların başında da pek tabii yaklaşmakta
olan ABD'deki başkanlık seçimleri geliyordu. O günlerde Bayan Clinton'la
yarışmakta olan Obama, henüz Demokrat Parti'nin başkan adayı
değildi. Ama olacak gibi duruyordu. Her yabancı gibi ben de bir
siyahinin ABD'ye başkan olmasının zor olduğunu düşünüyordum. Chris'e
bunu sordum. Teni káğıt beyazı olan Chris "Obama, benden daha
beyazdır" dedi. Bu yanıttan anladım ki Amerikan seçmeninin Obama'yı
algılaması benim zannettiğim gibi "siyah" olmayacaktı.
|
Aşka
Dáir
-Yağmur Atsız-
Endîşem odur ki "modern"(!)
İttihadcılarımız da Türkiye'yi severken boğacaklar. Atatürk'ü böyle
sınırsızca sevdiklerini söyleyen ve muhtemelen gerçekden de seven
kimselerin, Atatürk Fikriyátı'ndan bu derece nasibsiz olduklarını
görmek yürek burkan bir tesbît. 12 Eylül Zorbaları'nın Elebaşısı
Evren bir gün gazetecilere şu "hikmet"i
yumurtlamışdı: "Çocuklarımıza Fransız İhtiláli'ni öğretdik
ama Atatürk Devrimleri'ni öğretemedik." Tasavvur buyrulsun!
O kadar cáhil ki daha Atatürk Devrimleri'nin Fransız İhtiláli'nin
öz-be-öz evládı olduğundan ve o olmasa Atatürk Devrimleri'nin
sözkonusu bile edilemeyeceğinden bî-haber!!! Mankafa áşıklar
sevgililerini mahvederken kendileri de mahvolurlar. Bu benim
umurumda değil ama sevgili umurumda... Benim de sevgilim çünki...
|
“Belgesel”miş,
Hadi Ordan Sen de!
-Aydoğan Kekevi-
Madem ki Atatürk’e karşı her
bu tür girşiminizden sonra kendinizi savunur, bizi de uyuturken sık sık
söylediğiniz gibi “Güneş
balçıkla sıvanmaz”, “Altın
değerinden kaybetmez”;se bunu söyleyen günümüzün
politikacıları, yazarları, entelleri sizler de
toplumumuzun birer güneşi, birer Reşadiye altunlarısınız: Dökün
özelliklerinizi, nerenizde ne var bilelim, kimin basuru var,
kimin neresinde nesi eksik nesi fazla hepsi dökülsün bir bir ortaya;
dökün ortaya özel aile içi envanterinizi, kim kime ne diyor neyi nasıl
yapıyor, rakıyı sulu mu susuz mu içiyor bilelim; dökün servetlerinizin
kaynaklarını kalmasın gizliniz saklınız, nasıl olsa toplumumuzun güneşi,
paslanmaz altınlarısınız...
|
IMF'nin
Reçetesi Hep Ümük Sıkmaktır
-Ege Cansen-
Başbakan
haklıdır! Ülkenin ümüğünü ne IMF'ye ne de başka bir kuruluşa sıktırmamak
gerek. Ümük bu; sıkılırsa insan ölebilir. Mademki IMF ile ilişkiler
"ümük sıkma ya da sıktırtmama" benzetmesine indirgendi biz de
aynı çizgiden devam edelim. Bu IMF denilen ve patronluğunu Amerika'nın
yaptığı kuruluş, aslında bir bankadır. Döviz sıkışıklığına giren
ülkelere faizi mukabilinde ödünç para verir. Bu parayı verirken de
borçlanan ülkenin, aldığı borcu geri ödeyebilmesi için yapması ve
yapmaması gerekenleri dikte eder. İşte ümük sıkma meselesi burada
devreye girmektedir.
|
Temel
Ayırıcı Özellik; Şahsiyet
-Sırrı Çınar-
Sosyal, siyasi, ekonomik ve insanla
ilgili her türlü problemin varlığında ve çözümünde temel faktör
insanın ürettiklerinin tamamı yani inandıkları, davranışları,
düşünceleridir. Bunlar genel kapsayıcı kavram ve tanımlamalardır.
Bu genel kapsayıcının altında yatan ise insanın kazanımlarıdır. Bu
kazanımlar, doğduğu andan itibaren başlayan öğrenmeyle edinilen
birbirine bağlı gelişen algılama, anlama, muhakeme etme, yorumlama,
taklit etmeyle, yaratılış ve genetik özelliklerinin, beslenme,
sosyal ve fiziki çevrenin kattıklarıyla tamamlanır. Boyu, rengi,
ağırlığı, görüntüsü, cinsiyeti gibi dıştan görünen özellikleriyle
algılanan insanı asıl insan yapan ise kazanımlarıyla elde ettiği
ayırıcı özelliği olan “şahsiyetidir”.
|
Ankara
Başkent ise İstanbul Ne?
-Aydoğan Kekevi-
Şimdi bir Bilgi yarışması
düşünün, yarışmanın sorusu da “
Türkiye
Cumhuriyeti’nin Başkenti neresidir?” gibi kolay bir soru
olsa, katılımcımız da buna
“İstanbul”
dese ne olur?; ne olacak “puan”
muan alamaz değil mi ? Teorik olarak “Ankara’nın
Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkenti” olduğu resmi kayıtlara
göre doğrudur, peki pratik de durum nasıldır?:
Sanırım sizlerin de benim gibi dikkatinizi çekmiştir; özellikle şu son
2-3 yıldır ülkemizde düzenlenen uluslararası siyasal toplumsal
etkinliklikleri bir düşünün.
|
Taraf,
Önünü Gördü mü?
-Kürşad Kahramanoğlu-
Hazır, ezber bozan durumlara değinirken, bir
de son ekonomik(!) krizle aklıma geliveren bir iki soruyu da sizlerle
paylaşayım: Adına ekonomik, global kriz diyorlar ama bu aslında bir
düzen krizi değil mi? Hani bu kapitalist sistem, kendi kendini
ayarlayabiliyordu? Yapılacak en kötü şey, devletin piyasalara
müdahalesiydi? Milyonlarca işçiyi işinden eden özelleştirme, devletin
elini özel sektörden çekmesi olarak bizlere, zorla
kabul ettirilmemiş miydi? Bu hükümet Meclis’teki büyük çoğunluğu ile
“Sosyal Güvensizlik” tasarısını geçirirken, “geleceğimizi güvenceye”
almıyor muydu? Ülkenin, fakirin, fukaranın durumlarını düşünmüyorlar
mıydı? Şimdi bu sistem krizi karşısında; sistemin gerek iç gerek dış
müdafilerinin çözüm önerilerine ne buyurulur? Gel de, Chávez’in Bush’a
“yoldaş” diye hitab etmesine kıs kıs gülme!
|
Türkiye'den
Ufkun Ötesine Bakmak -Bir Deneme-
-Galip Türkmen-
Türkiye kendisi ile boğuşmaktan vazgeçip toparlandığı
takdirde yeniden küresel bir güç olmanın bütün imkanlarına sahiptir.
Ancak, küresel anlamda bir güç olmak ne kadar isabetli olacaktır? Ben
şahsen bütün dünya ile barış içinde ilgilenmek gerektiğine inanıyorum.
Tanımı gereği hegoman olması gereken “küresel güç” Türkiye için ne kadar
istenilebilecek bir şey buna emin değilim. Her geçen gün dünyanın
merkezi haline gelen bir bölgede “bölgesel güç” olarak ayakta kalmak
büyük başarı olacaktır. Adriyatik’ten Kıtay’a (Çin’e) bu gücün barış
içinde, insan hakları ve adalet temelli olarak derinleştirilmesi
önümüzdeki yüzyılın başlıca konusu olmalıdır.
|
Mu
Uygarlığı Bir Türk Uygarlığı mıydı?
-Muharrem Kılıç-
Son yıllarda dünyanın
her yerinde Mu kıtası konulu çalışmalar yapılamaktadır.
Araştırmacılar, gelişen teknolojiden de yararlanarak geçmişte
yapılan araştırmaları derinleştirmekte ve daha yeni, daha detaylı
bilgilere ulaşmaktadırlar. Bu çerçevede de araştırmacının kimliğine
ve düşünce yapısına göre farklı bilgiler ortaya çıkmakta, deyim
yerindeyse bir bilgi karmaşası, hatta zaman zaman “bilgi kirliliği”
diyebileceğimiz durumlar oluşmaktadır. Mu kıtası hakkında ilk
objektif sayılabilecek çalışmayı İngiliz araştırmacı James
Churchward yapmıştır.
|
Devletini/Milletini
Arayan Millet/Devlet
-Yağmur Atsız-
Herkesin öfkesi burnunda ve herkes
herkesi sayıyla kendine gelmeye dávet ediyor. Pek ümîdim yok ama
belki tozun dumanın bir mikdar yatışmasına katkısı dokunur
düşüncesiyle bir iki noktaya dikkat çekmek istiyorum. Toz duman
yatışırsa en azındasn yumruğu nereye salladığımızı biliriz. Çünki
insanın kendi çenesine kroşe patlatması muhtemelen márifetdir ama
makbûl márifet sayılmaz. Önce yaşı müsáid olanlara bir sual: Son 40
yıl boyunca sizin kaç subay komşunuz oldu?
|
"Barışın
Gelini Pippa'yı Anarken..."
-Bedri Baykam-
Geçen baharda, ülkemizde “Barış Gelini”
sanatsal projesi kapsamında oto-stop yaparken korkunç bir şekilde
öldürülen İtalyan sanatçı Pippa Bacca’nın acısı, tüm ülkenin yüreğini
yakmıştı. Evet, bu olay her ülkede yaşanabilirdi, ama sonuçta olay bu
topraklarda, bizim sorumluluk alanımızda gerçekleşmişti. Geçen hafta,
başkanlığını yürüttüğüm Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği olarak,
Şişli Belediyesi, Piramid Sanat ve İtalyan Kültür Merkezi’nin de
desteğiyle kendisini anmak için büyük bir sergi ve forum düzenledik. Her
iki buluşma da çok yoğun duygusallık içinde geçti.
|
Asto-Ekonomi
-Ege Cansen-
Finansal
krizi aşmak için alınan veya alınacağı söylenen önlemlerin hepsi
sanaldır. Mesela AB ülkelerinin hepsinin bütçesi açıktır. (Ayrıca bütçe
açığı mutlaka kötü bir şey değildir.) Yani halk değimi ile bu
devletlerin kesesi boştur. Hiç boş kesenin ağzı açılınca, içinden 2.5
trilyon dolar çıkar mı? Bundan daha "okus pokus" yani sanal bir
şey olur mu? Bütün finansal kararların reel ekonomi üzerinde iki reel
etkisi vardır. Birincisi, milli gelirin artması veya azalması, ikincisi
ise milli gelirin bölüşümüdür. Alınan önlemleri bu kıstaslardan
değerlendirmek gerekir. Toksik kağıt veya kesenin ağzı açıldı láflarına
takılıp kalmayın.
|
Nuh
Tufanı
-Muharrem Kılıç-
Tufan, daha bilinen adıyla Nuh Tufanı, insanlık
tarihi boyunca insanoğlunun başına gelen en büyük felakettir. Öyle
ki, bu tufanda, insanlık aleminin tamamına yakını hayatını
kaybetmiştir. Nuh peygambere inanan çok az sayıdaki insan hayatta
kalabilmiştir. Bu nedenle Nuh peygambere ikinci Adem de
denilmektedir. Hatta, Tufanın büyüklüğü ile ilgili olarak, geçen
yüzyıl içinde Ninive’de yapılan kazılarda çıkan Asur kralı
Asurbanipal’in kütüphanesi içindeki bir tablette yazılı olan şu
ifade bize Nuh Tufanının ne kadar büyük ve dehşetli bir olay
olduğunu gösterir:
|
Ekonomi
Bilimi, Ekonominin Bilinmezliği
-Ege Cansen-
Kapitalizm
kelimesi, yaklaşık 150 yıl kadar önce filozof Karl Marx
(18.18.1883) tarafından uydurulmuştur. Aslında iktisadi hayatın kendisi
olan kapitalizm veya "serbest pazar sistemi" insanlık kadar
eskidir. Marx'tan yüz yıl kadar önce yaşamış Adam Smith
(17.23.1776), "Ahlak Felsefesi" profesörüydü. Onun zamanında
"iktisat" (economics) bilim dalı yoktu. Hatta İngilizcede "economy"
kelimesinin sonuna "s" konup bir bilim adına benzesin diye "economics"
kelimesi bile türetilmemişti. Ama Adam Smith, hayatın içindeki
iktisadi faaliyeti gözlemleyerek çok önemli nedensellik ilişkileri
tespit etmiş ve adı kısaca "Milletlerin Zenginliği" olan dev
eserini yazmıştır. Bu yüzden kendisine "Kapitalizmin Kurucusu"
unvanı láyık görülür. Gerçekte kapitalizmi kimse kurmamıştır. Zaten
kapitalizm diye düşünülmüş, taşınılmış ve bilinçli bir şekilde
tasarlanmış bir sistemin varlığından bile söz edilemez. Ama Rusya'da
70 yıl süreyle uygulanan sosyalizm için böyle bir iddiada
bulunulabilinir. O dahi su kaldırır.
|
İnsanlığı
Etkileyen ve Dünyaya Yön Veren Uygarlıklar
-Muharrem Kılıç-
İnsan, yaratılmışların
en mükemmeli olan varlık. İnancımıza göre, ilk insan, insanlığın
atası Hz. Adem’dir. Dolaysıyla insanoğlu,düşünce ve inanç olarak
olmasa bile, biyolojik olarak kardeştir. İnsanın yaratılışı, çeşitli
inanç ve kültürlerde, küçük farklılıklarla hep aynı şekilde
anlatılır. Kuşlar, balıklar, sürüngenler, karada yaşayan memeli
türleri, böcekler, sinekler ve saymakla bitmeyecek kadar çok canlı
türü, nasıl kendine has özellikler taşıyan türlerse, bir canlı
olarak insan türü de kendine has özellikleri olan bir canlı türüdür.
Ancak, insanoğlunu diğer tüm canlı türlerinden farklı kılan
özelliği, akıl nimetine sahip bulunması ve buna bağlı olarak da,
düşünebiliyor olmasıdır.
|
T.C.
Vatandaşı Bedri’nin, “Ankara’ya” Dilekçesidir…
-Bedri Baykam-
Ben 1957 Ankara doğumlu, sanatçı-yazar
Bedri Baykam, bir T.C vatandaşı olarak bu açık mektubu kime yollamam
gerektiğine karar veremedim. Amerikalılar bu gibi durumlarda “To whom
it may concern” derler. Yani, “her kimi ilgilendiriyorsa” gibi bir
şey yazılır. Bunun tam bir Türkçe karşılığı yok ve konumuzun kapsama
alanı da çok geniş; ben de muhatabımın bizi başkentten yöneten tüm “üst”
kurumlar olduğunu düşündüm. Bu okuduğunuz, vatandaş Bedri’nin, ilgili,
yetkili ve sorumlu her ulusal kuruma yolladığı 7 Ekim 2008 günlü
dilekçesidir.
|
Para
Kazaları
-Ege Cansen-
İkitisatta en
büyük icat paradır. Peygamberimizin "rızkın onda dokuzu ticarettedir"
dediği söylenir. Gerçekten ticaret, iktisatta "değer yaratma" denilen
sürecin olmazsa, olmaz şartıdır. Rızkın esas kaynağı ticarettir. Çünkü
aile ihtiyacından fazla üretilen bir mal veya hizmet, başkaları
tarafından satın alınmamışsa, yani ticarete mevzu olmamışsa, iktisadi
değer yaratılmamış demektir. Para icat edilmeden önce, ticaret takasla
yapılıyordu. Takas, ticareti, dolayısıyla "rızkın artmasını"
sınırlıyordu. Para icat edildikten sonra ticaret arttı. İpek Yolu ve
Baharat Yolu denilen ticaret arterleri ortaya çıktı. Milletler
zenginleşti. Kültürler kaynaştı, dünya büyüdü. Bunlar hep, para denilen
"alet" sayesinde oldu.
|
Askerden
"Liboş" Olur mu?
-Arif Ekim-
Asker ve “liboş”! Yan yana gelmesi,
birlikte anılması zor, hatta olanaksız iki kavram! Liboş
denilince aklımıza geleni açıklarsak, neden bu iki kavramın
birlikte anılmasının zor olduğu da anlaşılacaktır sanırım. Bu
deyimle anlatılmak istenen, neo-liberal akımın temsilcisi,
gününü gün eden, paradan başka bir değeri olmayan, çalışmadan,
ter dökmeden kazanıp, keyifli ve lüks bir yaşam için alışveriş
merkezlerinde, eğlence mekanlarında yorulup ter döken, kendi
menfaatini ABD’nin menfaati ile bir tutan, dünyanın lanetli
bekçiliğini yapanlara sırtını dayamış ve onların her yaptığını
kutsayan bir kişilik, daha doğrusu kimliksizliktir.
|
İstanbul
Kızı Feride ya da Çalıkuşu
-Gökhan Ulumlu-
Aradan çok seneler geçti.
Yabancı bir şehirde yabancı bir odada kendi fikirlerimle yalnız
kalmak için başladığım bu gecede elim hala eski günlerdeki gibi
küçük bir çocuk tavrıyla saçlarımı çekiştirmeye devam ediyor.
Reşat Nuri Bey’in toprağa düşeli tam elli sene olmuş. İnsan neye
tahammül etmiyor ki! Zevcesi onu görmeme ölürken bile müsaade
etmedi. Otuz dört sene boyunca beni hiç hatırlamayan Reşat
Bey’in ölümü için bugün hissettiklerim sükun ve tevekkül.
|
İftihar
Değil Güven
-Yağmur Atsız-
Önce şunu belirteyim ki ben Türk
Ordusu’na düşman değilim. Tam tersine Türk Ordusu’nun son derece iyi
eğitimli, iyi donanımlı, kısaca güçlü olması kendimi bildim bileli
samîmî isteğimdir. Hem ana ve hem de baba tarafından zábit bir
áilenin çocuğu olmam bir yana o üniformayı 24 ay ben de sırtımda
taşıdım. Üstelik son derece etkin ve caydırıcı silahlı kuvvetlere
pek çok başka ülkeden daha şiddetle ihtiyaç duyduğumuzu da son
derece sarih bir şekilde görüyorum.
|
Şuurlu
Milliyetçiler
-Yağmur Atsız-
Bir insanın bir varlığı sevmesi mutlakaa
o sevilenin yararına değildir. Özellikle bizim coğrafyamızda
‘Bana yár olmayanı ben başkasına da yár etmem!’
zihniyetiyle işlenen cináyetlere hadd ü páyán yokdur. Hitler
Almanya’yı çok, ama pek çok seviyordu ama tárihde eşine ender
rastlanır bir vahşetle hem ülkeyi hem o ülkede yaşayanları mahvetdi.
Enver Paşa o meftûn olduğu Osmanlı Devleti’nin, Evren Paşa ise
deliler gibi áşık olduğu Türkiye Cumhûriyeti’nin canına okudu.
‘Márifetleri’ (!) saymakla bitmez ama ilki olmasa
bugün başımızda bir ‘1915 Belásı’ ve öbürüğ olmasa
‘PKK Belásı’ olmayacakdı.
|
Açık
ve Net Olarak: Kürt Meselesi Nasıl Çözülür?
-Mehmet Kerem
Doksat-
On senelerdir
çırpınıyorum, bu iş böyle gidemez diye!Bugün 15 şehit, yarın Taksim’de
veya Kızılay’da patlatılacak bir bombayla 150 ceset… Ankara’da
kenarından dönüldü zâten. Varoşlardan merkeze “Biji Biji” diye inecek
silâhlı militanlar, aşağıda da onları bekleyen gözü kararmış gençler…
Güvenlik güçleri de birbirine girmiş, çünkü onlar da paramparça! Daha
neyi bekliyorsunuz ey ehl-i vatan, ey bu ülkenin muktedir takımı?
Godot’u mu?
|
Üçüncü
Ermeni Dalgası Sınırları Zorlarken
-Hüseyin Özbek-
İçinden geçtiğimiz süreç halen
yaşanılan Üçüncü Dalga’ dır. Üçüncü dalga bombaların
atılmadığı, kurşunların sıkılmadığı, büyükelçiliklerin basılmadığı
bir evredir. Üçüncü dalgada işler politik platformlarda,
parlamentolarda halledilmektedir! Günün birinde dost, müttefik
devletin seçkin parlamenterlerinden biri veya birkaçı bir teklif
hazırlamakta, parmaklar kalkmakta, Türklerin soykırım yaptığı,
Ermeni soykırımının sorumlusu olduklarına ilişkin yasa tasarısı
süreç sonunda onaylanmakta ve yürürlüğe girmektedir! Türkiye
Cumhuriyeti’nin tepkisinin geçiciliğini sınama yanılma yöntemiyle
iyi bilen sıradaki müttefik devlet de benzer bir yöntemle
soykırımcılığımızı (!) tescilleyen yasayı parlamentolarından kaşla
göz arasında geçirivermektedir.
|
CHP,
AKP’yi Köşeye Sıkıştırdı…
-Bedri Baykam-
Baştan söyleyelim de aman unutmuş olmayalım: Size ve
tüm çevrenize mutlu, sağlıklı ve barış dolu bir şeker bayramı
diliyorum. Siz sakın bakmayın Tayyip Bey’in dayatmalarına: Onun adı
“Şeker Bayramı”dır, Ramazan Bayramı filan değil. Bunu aslında herkes
biliyor ama bu taktikler hep işe yaradığı için, vazgeçemiyorlar. Böylece
gündemi hep onlar oluşturmuş oluyorlar. Gericilik kendi hamlesini
saldırganlıkla yapıyor, uygar-laik insanlar ise “nasıl olur
efendim, bu ne saçmalık, nereden çıktı bu!” sendromuna
hapis kalıyorlar. Sonra dört irili ufaklı salvo aynı anda geldiğinde,
ikisinde geri adım atıyorlar, ikisi de aradan kaynayıp geçiveriyor.
|
Tanık
-Mustafa Cemil Kılıç-
Soğuk bir düş gördüm
Kanım dondu gözlerini görünce
Bağrına saplanan hançerdeki el
kimin kardeşim ?
Kim vurdu seni haince
Ah Ötüken yurdunun yitik çocuğu
Gırtlağından konuşan ve böğüren
Cellatlar ordusu çiğnerken
şehirlerimizi
Ülgenimiz tutsak mı düşmüştü
Kuteybe’ye !
|
Muhafazakárlığa
Giriş
-Hadi
Uluengin-
ANCAK şu kesin ki,
"Türkiye’nin muhafazakárlaşması" bir istisna
oluşturmuyor. Ülkemizdeki "eğilim" bütün bir çağı ve bütün
bir dünyayı kapsayan ve yine şu lánet "postmodernizm"
kelimesiyle tanımlanan "genel gidişat"a paralel bir seyir
izliyor. Hadi kasten, muazzam bir kriz yaşadığı için İslam Álemi’ni
şimdilik kenara bırakalım. Peki de, önümüzdeki ABD seçimlerinin
gálibini veya mağlubunu, mevcut adayların dindarlara yönelik
yaklaşımı ve onların "nabzına göre şerbet verişi"
belirlemeyecek mi? Vatikan’daki yeni Papa ise eskisine dahi rahmet
okutacak şekilde, geçmişte "Kara Katolik" diye anlandırılan
en bağnaz ve en dogmatik tezleri vaaz etmiyor mu? Háttá,
"laikliğin anavatanı" addedilen Fransa’da dahi, din derslerinin
öğretim programlarına dahil edilmesi konusu 1905’ten beri ilk kez
tekrar gündeme gelmiyor mu?
|
"Önce
Kendini Düzelt!"
-Gökhan Ulumlu-
Oğuz Atay ahlak kurallarını, halka ulaşmayan
felsefi düşünceler yerine günlük olaylardan örneklerle vermeyi
denedi. Gerçek karakterlerden kendi kurgusal karakterlerini
yaratarak sorun nedir, ne yapılıyor, nasıl olmalı sorularına
yanıt aradı. Ancak kendi kısa yaşamı boyunca bu yazılarının
okunmaması onu üzüyor, basite indirgediği olayların
anlaşılmamasını anlayamıyordu. Okurlara hikayelerinde niye
okunmadığını bile sordu: “Okurum nerdesin?..”
Aslında çoğu yazarın değerinin sonradan anlaşılması,
eserin tanıtım kaynaklarının olmamasına da bağlıdır. 30 yıllık bir zaman
sürecinden sonra bugün Oğuz Atay en azından bazı çevrelerde
anlaşılabilmektedir.
|
Aleviler
Kafir mi?
-Mustafa Cemil Kılıç-
Ehli Sünnet bilginleri arasında görüş birliği
derecesinde (icmaen) dinsel bir ilke olarak “Ehli kıble
tekfir edilmez. “ düşüncesi vardır. Bununla anlatılmak istenen;
kıbleye dönerek namaz kılan kişinin dini ve dinin temel kaynağı olan
Kur’an’ı yorumlama ve uygulama konusunda görüş ve yaklaşımı ne olursa
olsun kafirliğine hükmedilemeyeceğidir. Kıbleye dönerek namaz kılmak, en
azından zahiren kişinin imanının göstergesi olarak kabul edilmektedir.
Namaz kılmayan, kılsa bile Kabe dışında bir yere yönelerek kılan kişi ve
toplulukları İslam dairesi içerisinde görmek kadim Sünni itikadı
açısından mümkün değildir. Bu noktada konunun tüm çıplaklığıyla
anlaşılabilmesi için bilinmesi ve kavranması gerekli üç önemli öğe
bulunmaktadır. Namaz, Kıble ve Kabe…
|
Beş
Genelkurmay Başkanı Niçin Ergenekon'la Suçlanıyor?
-Mehmet Kerem
Doksat-
Sevgili
dostlar, Batı’nın Türkler’i ve Türklüğü dünyadan def etme plânı
çok eskidir; köklerini mâziden alan âtidir. Çin
zâten tarihî düşmanımız ve Uygurlar’a yapılanlar medyamızda minnacık yer
alabildi. Hâlen bu plânın son aşaması tatbik ediliyor. Bu “son
dalganın” hikâyesini internetten gelen ve belli ki İşçi
Partililer tarafından hazırlanmış bir metinle de tevhit edip,
tabii ki çekince ve sakıncalarımı katıp modifiye etmek sûretiyle,
sizlerle paylaşmak isterim.
| |
|
 | | | Gorhuram
Türk Dirlik
Gorhuram Mirze Elekber Sabir 
Payi piyade düşürem çöllere Hari müğilan görürem gorhmuram
Seyr edirem berrü biyabanları Güli biyaban görürem gorhmuram Gah oluram behrde zövregnişin Dalgalı tufan görürem gorhmuram Gah çıhıram sahile her yanda min Vahşiyi ğerran görürem gorhmuram Gah sefeg tek düşürem dağlara Yanğılı vulkan görürem gorhmuram Üz goyuram gah neyistanlara Bir sürü aslan görürem gorhmuram Megberelikde edirem gah mekan Gebrde hortan görürem gorhmuram Menzil olur gah mene viraneler Cin görürem can görürem gorhmuram Bu kürrei arzda men mühtesar Mühtelif elvan görürem gorhmuram Harici mülkünde hetta gezib Çoh tuhaf insan görürem gorhmuram Leyk bu gorhmazlıg ile doğrusu Ay dadaş vallahi billahi tallahi Harda müselman görürsem gorhuram Bisebeb gorhmuram vechi var Neyleyim ahırbu yoh olmuşların Fikrini gan gan görürem gorhuram Gorhuram gorhuram gorhuram . Türk Dirlik
|
|
 |  |  
Türk Şiiri
|


| 
| Umumi Siyaset |
 |
Bor
Pazarında Yeni Ufuklar
-Galip Türkmen-
Bor piyasasında alarm zilleri çalmaktadır ve bu
makale, alarm zillerinin çaldığının duyurulması için hazırlanmıştır.
Çalan ziller, elbette US Borax için kaçınılmaz bir sonu işaret ederken,
ülkemiz ve Eti Maden için büyük fırsatları ifade etmektedir. Eti
Maden’in her ne kadar rakipleri bulunmaya devam edecekse de –ki, bu
gereklidir de- en büyük rakibi piyasadan çekilmektedir. Bunun sonucunda
piyasada oluşacak boşluğun doldurulması ve bor pazarında daha büyük bir
payın alınması için hızlı davranmak gerekmektedir.
|
 |
Ulus-Devlet
ve -Devir-Teslim Konuşması-
-İlker Başbuğ-
Küreselleşme çağında, bireyin ve
özgürlüklerin daha çok öne çıkışı doğaldır. Ancak “Devlet”, “Birey” ve
“Özgürlük” kavramları var olabilmek için birbirlerine ihtiyaç duyarlar.
Birinin diğerinin aleyhine genişlemesi her üçünü birden tehlikeye sokar.
Dolayısıyla, bu hassas dengenin korunması demokrasiler için özel bir
önem taşır. Bu dengeyi sağlamak ve korumak ise siyaset adamlarına düşen
önemli bir görevdir. Bu noktada kitle iletişim araçlarına, medyaya da
sorumluluk düşmektedir. Bugünün ulusal ve uluslararası politik
ortamında, medyanın sağladığı olanaklarla insanların zihinleri gerçek
anlamda bir mücadele alanıdır.
|
 |
Ergenekon
4 -Kim Yalancı?-
-Ömer Dönderici-
Yaratılalı beri canlıların ve irili ufaklı canlı
topluluklarının –her birinin- çıkarları çatışmıştır. Bu çatışmaların pek
azında, taraflar apaçık savaşır. Aldatma, değişik ton ve dozlarda, bu
çatışmaların ayrılmaz bir parçasıdır: Gizlenme, kamuflaj, kılık
değiştirme, taklit, göz boyama, görüntü saptırma, yalan bu silahlardan
bazısıdır. Söz gelimi, bir düşmanın, “ben düşmanım!” diye haykırmak
yerine, dostmuş gibi ortaya çıkması; dost görünümlü örgütler kurması
veya dost –ama aptal- örgütlerle işbirliğine gitmesi olasılığı her zaman
daha fazladır.
| |
 |
Türkiye’de
Dincilik ve Laikçilik - Veya Maraşlı İmam Neyle İştigal Ederdi?
-İskender Öksüz-
“Dincilik” kelimesini, dindarlıktan ayrı, hattâ
zaman zaman dine zıt bir istismar ve skolastisizm anlamında
kullanıyorum. “Laikçilik” de benzer şekilde, laiklikten ayrı ve
zaman zaman laikliği ihlal eden bir başka skolastisizm...
Dindarlığı ve dini, dincilikten; bilim metodunu ve laikliği
laikçilikten tenzih ederim. Tıpkı Atatürk’ü Atatürkçülük’ten tenzih
ettiğim gibi. Önce dincilikle laikçilik arasındaki kavganın sürüp
gittiği oyun alanına bir bakalım. Su üstündeki mücadelede karşılıklı
cehalet hemen ön plana çıkıyor. Bunun en güzel örneği, bir millî
kahramanımızla, Maraşlı sütçü İmam’la ilgili.
|  | Din Hakkında -Yusuf Akçura
Dinler, din olmak bakımından, gittikçe siyasi ehemmiyetlerini, kuvvetlerini kaybediyorlar. İçtimai olmaktan ziyade şahsileşiyorlar. Cemiyetlerde vicdan serbestliği, din birliğinin yerini alıyor. Dinler, cemiyetlerin ek işleri olmaktan vazgeçerek, kalplerin hadi ve mürşitliğini deruhte ediyor, ancak halik ile mahluk arasındaki vicdani rabıta haline geçiyor. Dolayısıyla dinler ancak milletlerle birleşerek, milletlere yardımcı ve hatta hizmet edici olarak, siyasi ve içtimai ehemmiyetlerini muhafaza edebiliyorlar. (1903, Kahire, Üç Tarz-ı Siyaset)
| 
|
İnsan, kendi başına varolan veya yaratılıştan önce Tanrıda hazır bulunan bir "ideler dünyası"nın sonradan şekillendiricisi değil, dünyada ve kendisinde oluşum içinde bulunan ideler düzeninin birlikte şekillendiricisi, birlikte yapıcısı, birlikte gerçekleştiricisidir. İnsan, "ilk-varolan"ın kendini onda ve onun aracılığıyla kavradığı yer olmakla kalmaz, aynı zamanda, onun özgür karar vermesinde Tanrının kendini gerçekleştirmesi olabilirlik kazanır, insanın dünyadaki yeri, ne yalnızca "kul" ya da uysal bir hizmetkâr ne de kendi içinde tam ve eksiksiz bir Tanrının "çocuğu" olmaktır. Karar verme varlığı olarak insan, Tanrının birlikte savaşçısı," birlikte eylemcisi olmanın yüce onurunu taşır.
|
| 
| Siyaset |
 |
21.
Yüzyılı Anlamak
-Yağmur Atsız-
Fakat burada şunu da unutmamak gerekir
ki demokrasiler, dikta rejimleri tarafından baskına uğradıkları ilk
anlarda hantal ve şaşkın gibi görünseler bile uyanınca fená
uyanırlar. İkinci Dünyá Savaşı bunun en báriz örneklerinden biridir.
Çok kuvvetle muhtemeldir ki bu ‘başarı’ R |
|
|